Değerli Antrenör, Öğretmen, Yönetici Arkadaşlarım ve Okurlarımız;
Yeni doğan bebeklerimizin para uğruna katledilmeleri, kadın cinayetleri, yolsuzluk olayları, kadın ve çocuklarımızın maruz kaldığı şiddet ve taciz olayları, trafikte yaşanan maganda terörü gibi kan dondurucu olaylarla yatıp kalkar hale geldik.
Kendi aramızdaki sohbetlerde, biz ne ara bu duruma geldik? Biz ne ara vicdanımızı bu kadar yitirdik? Biz ne ara insanlığımız yitirdik? Biz böyle değildik söylemlerini fazlasıyla konuşur olduk.
“İnsanlar nasıl bu kadar zalim olabilir? Doğuştan mı geliyor bu kötülük yoksa çevre mi onları bu hale getiriyor? Güç ve otorite insan davranışlarını nasıl etkiliyor? Bu sorular Sosyal Psikoloji alanında dünyanın sayılı isimlerinden olan Stanford Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Philip Zimbardo’ya ait.”
Zimbardo sorusunun cevabını bulmak üzere literatürlere “Stanford Hapishane Deneyi” olarak geçecek çalışmayı tasarlıyor.
Bu deney için başvuranlar arasından fiziksel ve psikolojik testleri geçen 24 gönüllü üniversite öğrencisi bulur. Bu öğrencilerin yarısı “mahkûm” yarısı da “gardiyan” rolüne rastgele bir şekilde atanır. Zimbardo ve ekibi, katılımcıların rollerini benimsedikçe neler olacağını görmek üzere pasif bir şekilde izleyici konumu alırlar…
Deneyin ilk gününde gardiyan ve mahkumlar, rollerini anlamaya çalışır. Mahkumlar kimlikleri yok sayılarak numaralarıyla çağrılmaya başlanır. Gardiyanlar ise ciddi bir disiplin sağlama konusunda çekimser ancak güçlerini hissetmeye başlarlar. 2-3 gün mahkumlar, gardiyanların kurallarına karşı çıkmaya başlar ve gardiyanlar tarafından ilk ciddi direnişin bastırıldığı gün olur. Direnişi organize eden mahkûm tecrit cezası gibi sert bir uygulamaya maruz kalır. Bu noktadan itibaren gardiyanların tutumu da gittikçe sertleşir.
4-5 gün gardiyanlar mahkumları itaatkâr hale getirmek için, uyku saatlerinde rahatsız etme ve aşağılayıcı görevler vermeye başlar. Bunun sonucu mahkumların bazılarında psikolojik olarak çökme başlar ve deneyden çekilmek istediklerini belirtirler.
6. Gün dışarıdan bir araştırmacı olan Christina Malasch, Zimbardo ve ekibini mahkumların yaşadığı psikolojik zorlukların etik sınırları aştığı konuda uyarır. Deneyin katılımcılar üzerinde yarattığı olumsuz etkiler açıkça görülür hale geldiğinden Zimbardo deneyi sonlandırma kararı alır. Ve planlanan iki haftalık süre, yalnızca altı günde sona ermiş olur.
Deneyin Seyri: Gücün Çarpıcı Etkisi
Deneyin başlangıcında, gardiyanlar kendilerine verilen otoriteyi sınırları içinde kullanırken, birkaç gün içinde bu rollerinin etkisiyle davranışları giderek sertleşir. Bazı gardiyanlar, mahkumlara psikolojik baskı uygulamaya ve onları küçük düşürmeye başlar.
‘Otorite ve güç’ kavramları bu yapay hapishanede hızla dönüşüme uğrar; sıradan insanlar, baskıcı gardiyanlar veya çaresiz mahkumlar haline gelir.
Zimbardo’nun deyimiyle her bir gardiyan “şeytan”a dönüşür.
Stanford Hapishane Deneyi yarım kalsa da Zimbardo sonraki yıllarda bu konuda yaptığı çalışmaları “Şeytan Etkisi” adını verdiği kitapta toplar ve yayınlar.
Kitabında, “ahlaksızlık ve kötülüğün bir toplumda yayılmasının sebebinin psikolojik bozukluk ya da ahlaki zafiyet olmadığını gösterir. Sapkın ya da ahlaksız insanlara odaklanmak yerine, ahlaksızlığı doğuran koşullara odaklanılması gerektiğini belirtir.
Ünlü bilimci bu çalışmalarıyla, kendisinden önce pek çok psikoloğun ahlaksızlık ve kötülüğü, doğuştan ve çocukluğundan gelen birtakım özellikleriyle olan açıklamalarını da ters yüz etmiştir.”
İnsanların ahlaki yapıları, eğitimleri ya da dini inançları ne olursa olsun. Eğer koşullar müsaitse maalesef bir şeytana dönüşebilir. Burada Zimbardo’nun “şeytan etkisi” olarak tarif ettiği olgu “bir kişilik özelliği değil, bir ortam tarifidir.” Sıradan insanlar belirli koşullar sağlandığında sıra dışı kötülükler yapabilir…
Değerli Antrenör, Öğretmen, Yönetici Arkadaşlarım ve Okurlarımız;
Zimbardo ahlaksızlığın ve kötülüğün yaygın olduğu ortamları yaratan koşulları şöyle sıralıyor:
İlki, ahlaksızlık ve kötülük ortamının hiyerarşik bir yapıya dayanması, çünkü kötülük, otorite figürlerinin himayesi ya da göz yumması sayesinde yayılır. Sıradan insanlar ancak güçlü bir otorite tarafından yönlendirildiklerinde kendi ahlaki değerlerini terk eder.
İkincisi, anonim olmaktır. İnsanlar görünmez olduklarını düşündüklerini zaman, kendi ahlaki sınırlarının dışına çıkarak kötülük yapabilirler.
Üçüncü koşulsa ahlaksızlığı hoş gören bir muhitin varlığıdır. Eğer kişinin içinde yer aldığı sosyal ortam, o kişinin yaptığı ahlaksızlık ya da kötülüğü ayıplamıyorsa insanlar daha kolay bir şekilde ahlaken savrulur.
Son koşul ise bireysel etiğin gelişmemesidir. Bir ortamda bireylerin kendi doğrularını arayıp bulmasına olanak verilmiyorsa ve insanların ahlaki değerleri içselleştirmesine gerek görülmüyorsa, orada insanların kendilerinin bile derinden inanmadığı doğrulara sahip çıkmasını bekleyemeyiz.
Selçuk Şirin Bir Mutluluk Reçetesi kitabında, kötülük ve ahlaksızlığı arttıran koşullara ve magandalığa karşı “ne yapılmalı” konusunda şunları söylüyor:
İnsanın özündeki var olan bireysel şiddet eğilimini toplumsal çıkar lehine dönüştürmek, gündelik ifadeyle kötülüğü iyiliğe dönüştürmek, her toplumun önündeki en önemli medeniyet aşamasıdır.
Ahlaklı bir toplum yaratmanın yolu müfredata ahlak dersi koymakla olamaz. Daha ahlaklı bir toplum kurmak için tüm yurttaşlara neyin doğru neyin yanlış olduğunu net bir şekilde anlatmak elbette gerekli, ancak sadece bu eğitimsel çaba yeterli değil. Öğrenilen değerlerin eyleme dönüşebilmesi için toplumsal ortamında bu değerleri desteklemesi gerektiğini belirtmektedir.
Selçuk Şirin, Unutmayın, dünyanın her yanında sapıklar, her köşesinde kötü insanlar var. Toplumsal sözleşmeyle yarattığımız ‘yasal ve sosyal ortam’, bu insanların başkalarına kötülük ve ahlaksızlık yapmasına engel olmak için var. Meseleyi ‘adalet’ sisteminden alıp insan psikolojisine bağlamaya devam edersek, olayları ortaya çıkaran sistemi görmezlikten gelirsek, korkarım her hafta kanımızı donduran başka bir haberle karşılaşmaya devam edeceğiz.
Eğer bir ülkede ahlaksızlık ve kötülük toplumsal olarak hoş görülüyor, suç olan davranışlar cezalandırılmıyorsa o toplumda istediğiniz kadar bireye yatırım yapın sonuç değişmez.
Sistem magandalığı cezalandırmıyorsa, eğitimli insanlar da eğitimsiz insanlar da bir süre sonra aynı magandalığı yapıyor. Bunu trafikte görmek mümkün. Eğer bir toplumda kurallara uymanın bir bedeli yoksa, eğitimli kişiler de eğitimsiz kişiler de o kuralları ihlal ediyor.
Türkiye toplumu, trafikten çevre sorununa kadar magandalıkla mücadele etmek istiyorsa, meseleye sistemsel çerçevede eğilmek ve hukuk sistemini gözden geçirmek zorundadır. Kuralsızlığın ödüllendirildiği bir ülkede, magandalığın biri biter biri başlar. Çare, kurallar toplumu olmak için adım atmak, kurallara uymayan herkese adil bir şekilde müeyyide uygulamaktan geçiyor dedikten sonra,
İşte bütün bu nedenlerle yıllardır kendimi tekrar etmek pahasına hep aynı cümleyi kuruyorum:
“YA ADALET YA SEFALET!”
Saygılarımla…
Kaynak: Selçuk Şirin Bir Mutluluk Reçetesi s: 87-93
Naci Abi, çok güzel bir kitaptı. Selçuk Şirin ve eserleri ile tanışmamı sağladığın için tekrar çok teşekkür ederim. Eline sağlık.