Haklı olarak birileri bu anıyı aktarma fikri nereden çıktı? Diye sorabilir… İzninizle önce onu açıklayayım.
John Wooden’ın ‘Hayat İçin Oyun Planı’ kitabı sürekli yatağımın başucunda ve elimin altındadır. Yolculuğa giderken de yanımda mutlaka bulunan ve uykusuz kaldığımda, keyifsiz olduğumda okuyup huzur bulduğum tek kitaptır diyebilirim…
Yine uykusuz kaldığım bir gece de kitabın rastgele bir sayfasını açtığımda John Wooden’ın torununun çocuğu olan Cori’nin dedesini anlattığı sayfalara denk geldim.
Kısa bir süre önce; eşim Filiz, iki kızım, kızlarımın değerli eşleri ve doğduğu günden beri destek verdiğimiz 5 yaşındaki muhteşem torunumuzla yaklaşık 35 günümüzü gece gündüz olmak üzere birlikte geçirdik. Takdir edersiniz ki bu tatil sürecinde torunumuzla farklı anılarımız oluştu. İşte yazacağım bu yazı da torunumuzla yaşadıklarımızın tetiklemesi ve Cori’nin büyük büyük babası ile ilgili anılarını anlatması sonucu ortaya çıktı.
YETMİŞ BEŞ YAŞIMDA YENİDEN BEZ DEĞİŞTİRMEYİ ÖĞRENDİM…
John Wooden 1985 yılında çok sevdiği eşi Nellie’yi kaybeder. O yılın ekim ayında torunu Caryn ilk torun çocuğu Cori’yi dünyaya getirir. Cori’nin dünyaya gelmesinden kısa bir süre sonra Caryn ve eşi ayrılırlar. Bunun üzerine John Wooden hep birlikte yaşamak üzere Caryn ve Cori’yi evine davet eder. John Wooden o günü “yetmiş beş yaşımda yeniden bebek bezi değiştirmeyi öğrendim” diye anlatır.
DEDE UMARIM SEN BEŞ YIL DAHA YAŞARSIN…
John Wooden Cori’yi anlatıyor:
“Cori 1996 senesinde on bir yaşına geldiğinde, kulaklarını deldirdi. Bundan hoşlanmayacağımı biliyordu, bu yüzden de kulaklarını benden saklamaya çalışıyordu. Fakat ben biliyordum… Kararın çoktan verildiğini anlamıştım… Benim için önemli olan onu sevdiğimi bilmesiydi. Böylece arabaya binip bir alışveriş merkezine gittik. Ona küçük pırlanta küpeler aldım. Eve dönerken, ‘Dede umarım sen beş yıl daha yaşarsın,’ dedi. Bu cümle beni sarsmış, ancak bir yandan da meraklandırmıştı ‘Nedenmiş?’ diye sordum. ‘Çünkü o zaman ben on altı yaşında olacağım ve beni ehliyetimi almaya senin götürmeni istiyorum.’
O GÜNLERDE EVDE YENİDEN SEVGİ İSTİYORDUM…
Cori bu hikâyeyi pek sevmez. Fakat hayatının önemli anlarında yanında olmamı istemesi çok hoşuma gidiyor. O Nellie’ye diğer bütün torun çocuklarımdan daha çok benziyor. Ona daha yakınım. Onu diğerlerinden daha çok ya da daha az seviyor değilim; fakat onun gelişi benim için o kadar önemli ve öyle bir zamanda gerçekleşmişti ki… O günlerde evde yeniden sevgi istiyordum ve karşıma Cori çıktı.”
Artık söz Cori Nicholson’da…
John Wooden benim büyük büyük babamdır, fakat tıpkı diğer on iki torun çocuğu gibi ben de ona yalnızca dede diyorum. Her zaman benim on bir yaşında olduğum hikâyeyi anlatır. Açıkçası bu hikâye beni utandırıyor, çünkü söylediğim şey öyle saçma ki. Bir daha ona asla ömür biçemem, çünkü gerçekten sonsuza kadar yaşamasını istiyorum.
Küçük kızken dedemin bizim için çok özel biri olduğunu bilirdim, fakat ünlü biri olduğunun farkında değildim. O, annem ve ben yemeğe çıkardık ve istisnasız her defasında tanımadığımız biri masaya gelip dedemden imza isterdi. Dedem bu istekleri hiç reddetmezdi.
Ben dedem emekli olduktan on yıl sonra doğmuşum. Onu diğer insanların gözünde ünlü kılan işini yaparken hiç görememiştim. Bana göre o, yılbaşında yaptığı Waldford salatasıyla ünlüydü.
Büyüyüp başarı hikayelerini dinlediğimde anlamaya başladım: o sadece benim dedem değildi, aynı zamanda gerçekten çok özel bir insandı. Düşünsenize bu meşhur adam, benim bezlerimi değiştirmişti!
ÖĞRETMENLİK EN YÜCE MESLEKTİR…
Liseden mezun olduktan sonra, çocuk doktoru olmak istediğime karar verdim. Ancak UC Riverside’da aldığım birkaç dersten sonra, bunun bana göre bir iş olmadığını anladım. Hayatta ne yapmak istediğime karar vermeye çalışırken, dedemin öğretmenlikle ilgili söylediklerini hatırladım. Öğretmenliğin en yüce meslek ve insanlara verilebilecek en güzel hediye olduğuna inanıyordu.
DEDEM YAŞAMI BOYUNCA ÖĞRENCİ OLDU…
Birçok insan, dedemin kendini bir koç değil de bir öğretmen olarak gördüğünü söyler. Bunun sebebi, onun yalnızca oyuncuları değil, herkesi eğitmesi için çaba sarf etmesiydi. Arkadaşlarımla bir araya geldiğimde onlara mutlaka bir şeyler öğretmek ya da anlatmak isterdi. Birçok yetişkin, çocukları düşünme yeteneği olmayan, yarım insanlar olarak görür. Fakat dedem öyle değildi. Arkadaşlarımla her zaman doğrudan diyalog kurar, bu sayede dedemden bir şeyler öğrenmelerini sağlardı.
Pek çok kişi onun antrenörlüğünden faydalandı. Ben de onun yaşayış biçimiyle oluşturduğu örnekten çok şey öğrendim. Mentorluğun konuşmaktansa yaşamakla ilgili olduğunu onun sayesinde kavradım
Dedem yaşamı boyunca öğrenci oldu; her zaman keşfedecek ve öğretecek yeni şeyler aradı. Henüz gençken, onun her şeyi bildiğini düşünürdüm, fakat o her zaman bize öyle olmadığını, her gün yeni bir şey öğrenmenin ne denli önemli olduğunu söylerdi. Bu öğrenme aşkı, dedemden bana miras gibi kalan bir şey ve günlük hayatımda bana nasıl yol gösterdiğini görebiliyorum.
Yirmi üç yıllık hayatımda dedemin kimseyle tartıştığını görmedim. Bazen ukala olabiliyordu fakat asla kimseye karşı kötü niyetli değildi. Onun kırdığı tüm rekorları, elindeki tüm o kupaları, duvarlarındaki sertifikaları düşünün… Başkalarına davranış biçiminin yanında tüm bunlar önemsiz kalıyor.
Dedemle ilgili harika şeylerden biri de kimseyi yargılamamasıdır. Kim olursanız olun, onun zamanına ve çabasına değersiniz.
İNSAN OLABİLMEK…
İnanılmaz bir koç olmasına rağmen kötü bir adam olsaydı, eminim şu an onu kimse hatırlamazdı. Bugün insanların hala onu sevmesinin ve ilgilenmesinin sebebi harika bir öğretmen, harika bir koç, harika bir oyuncu ve harika bir adam olmasıdır.
YAŞADIĞIN HER GÜNÜ EN GÜZEL GÜNÜN GİBİ YAŞA…
Dedem yıllardır kullandığı özlü sözleriyle ünlüdür. İnsanlar bu sözlerle bezeli takvimler hazırlayıp, bunları kitaplarda ve konuşmalarında kullandılar. Herkesin favori bir cümlesi vardı. Benim ki de şuydu: Yaşadığın her günü en güzel günün gibi yaşa.
EŞİMİN BANA EVET DEDİĞİ AN…
Dedemle eşi Nellie’yi el ele görme şansım olmamıştı. O ben doğduğum yıl vefat etmişti. Fakat saatlerce dedemin dizlerinin dibinde oturur, eşi hakkında anlattıklarını dinlerdim. Nellie, onun gerçek aşkıydı, dedem de onun en iyi arkadaşı.
2009 yılında Gatorade firması ‘G’ olarak değiştirecekleri markanın lansmanında oynaması için dedeme teklifte bulundu. Yönetmen Spike Lee, reklamda oynayan tüm oyunculardan kendi ‘G anlarını’, yani hayattaki en büyük başarılarını anlatmalarını istemişti. Pek çoğu, büyük bir şampiyonluk kazandıkları anları anlatmıştı. Örneğin Serena Williams için bu, Wimbledon’ı kazandığı andı.
Dedem bu soruyu diğerleri gibi ele almamıştı. Onun verdiği cevap ‘Eşimin bana evet dediği an,’ olmuş, bir an için yönetmen dahil herkes, yaptığı işi bırakarak dedemin büyük aşkını hissetmişti.
Ben John ve Nellie Wooden takımından sadece bir kişiyi tanıyorum, fakat aşk konusunda ikisi birden bana örnek oldular. Wooden ailesinin dördüncü kuşağından evlenen ilk kişiyim. Bu yüzden dedeme ve eşim Brett’e, öğrendiğim bu aşk derslerini daima kalbimin derinliklerinde saklayacağıma dair söz verdim…
Sevgili Okurlar;
Cori’nin John Wooden hakkında anlattıklarını iki kez okuyup bitirdiğimde sabah olmak üzereydi. Kendi kendime; acaba torunumuz ben ve Filiz’le ilgili ileride neler anlatacak, onda nasıl izler bırakmış olacağız, nelerimizi örnek alacak, hayatına dokunabilmiş olabilecek miyiz? Sorusunu kendi kendime sormadan yapamadım.
Yazılarımın içeriği genel olarak basketbol üzerine oluyor. Ancak dünyanın gelmiş olduğu nokta da basketboldan çok daha fazla şeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Cori’nin anlattıklarına bakınca; kim olduğumuzun ne tür bir kariyere sahip olduğumuzun, ne tür bir eğitim almış olduğumuzun, mevkimizin ve maddi gücümüzün hiç önemi olmadığını görüyorum.
Asıl olan; çocuklarımızın kalplerine ve hayatlarına nasıl dokunabildiğimiz ve onlara nasıl rol model olup neleri miras olarak bırakabildiğimizdir…
Bu yazı hakkımı böyle kullandım. Hepinize göstermiş olduğunuz anlayış için çok teşekkür ediyorum…
Saygılarımla.
Kaynak: John Wooden Hayat İçin Oyun Planı s:180-188



