Değerli Antrenör, Öğretmen, Yönetici Arkadaşlarım ve Okurlarımız;
Bir takımın sahada maç kazanması kadar kaybetmesi de doğaldır. Ancak bir takım sahada maçı kaybederken de tüm ekip büyük mücadele verip savaşmak zorundadır. Karşılaşmayı 20-25 sayı farkla kaybetse bile…
Türk basketboluna damga vurmuş, onlarca antrenörün ve yüzlerce oyuncunun yetişmesine vesile olmuş Türk basketbolunun lokomotifi konumundaki Anadolu Efes’in sahadaki savaşma ve mücadele etme isteği ise kaçınılmaz olmalıdır.
Anadolu Efes geçmiş yıllarda da kazanacağı maçlar da dahil olmak üzere pek çok maçı kaybetti. Ancak maçı kaybederken sahada mücadele eden oyuncular Kızılyıldız maçında olduğu gibi ‘umursamaz, maç bitse de gitsek’ tarzında görüntüler vermediler.
Anadolu Efes seyircisinin maç oynanırken salonu terk ettiğine ise ben hiç şahit olmadım. Önemle de takımı ve oyuncuları maç sonunda protesto ettikleri geçmişte olmuş mudur? Bilmiyorum…
Karşılaşma sonrası Pablo Laso’nun açıklamalarındaki “PES ETMEMELİYİZ” cümlesi ise gelinen durumu ortaya koyması ve oyuncuların maçları (daha liglerin yarısına gelinmiş iken) artık formalite icabı oynadıklarını göstermesi açısından çok önemlidir.
Değerli Antrenör, Öğretmen, Yönetici Arkadaşlarım ve Okurlarımız;
31 Aralık 2025 tarihinde (Anadolu Efes-Kızılyıldız maçı oynanmadan) sevgili Murat Özyer efsane Koç Dusko Vujosevic’in Partizan’ın kötü gidişi hakkında ki yapmış olduğu açıklamayı basketbol koçlarının bulunduğu WhatsApp grubunda paylaştı. Ve biz koçların Vujosevic’in yapmış olduğu açıklama hakkında yorumunu merak ettiğini belirtti.
Son oynanan Anadolu Efes-Kızılyıldız Euroleage maçını seyrederken Anadolu Efes oyuncularının ‘isteksiz, duygusuz ve maçtan kopuk’ hallerini görünce sevgili Murat Özyer’in paylaştığı Dusko Vujonevic’in yapmış olduğu açıklamaları hatırladım.
Açıklama şöyleydi:
“Bir kadronun çoğunluğu yerli oyunculardan oluşmalı. Özellikle de kulübe duygusal olarak bağlı olanlardan.
ABD’li oyuncuların soyunma odasını sürüklemesine izin verilmemeli. Tabii onlar çok iyi oyuncular, basketbol kültürünün yerleşik olduğu bir ülkeden geliyorlar. Adım adım gelişerek basketbolcu olabilmelerine imkân sağlayan bir sistemin içinden çıktılar.
Ancak çoğu, geldikleri kulübe karşı duygusal bağı olmayan oyuncular. Buraya sadece işlerini profesyonelce yapmak ve para kazanmak için geliyorlar.
Genellikle profesyonel bir şekilde işlerini yapıyorlar. Ama bu yeterli değil. DUYGUYA, TUTKUYA ve SEYİRCİYE BAĞA ihtiyaç var.
Dolayısıyla Partizan’da çoğunluğunun yabancı oyunculardan oluşturulamayacağı ortaya çıktı…”
Sevgili okurlar, 31 Aralık 2025 günü Dusko Vujosevic’in açıklamaları üzerine saat:07.41’de Koçların bulunduğu WhatsApp grubunda paylaştığım düşüncelerimi bire bir aşağıya kopyala yapıştır yapıyorum…
“Sevgili Murat, Çok Değerli Antrenör Arkadaşlarım;
Dusko Vujosevic’in ifade etmiş olduğu;
“Bir kadronun çoğunluğu yerli oyunculardan oluşmalı. Özellikle de kulübe duygusal olarak bağlı olanlardan”
“Çoğu geldikleri kulübe karşı duygusal bağı olmayan oyuncular. Buraya sadece işlerini profesyonelce yapmak ve para kazanmak üzere geliyorlar.”
“Genellikle profesyonel bir şekilde yapıyorlar ama bu yeterli değil. Duyguya, tutkuya ve seyirciyle bağa ihtiyaç var…” cümlelerine kendi adıma sonuna kadar katılıyorum.
Şöyle ki;
“Aidiyet yani ait olmak, bağlanma ve evde olma hissidir. Kişinin kendisini bütünün parçası olarak görmesi ve insanın yaşamdan tat alması, güvende hissetmesi için temel ihtiyaçlardan biridir.”
Haliyle gelen yabancı sporcu olsun antrenör olsun hiçbiri (istisnalar dışında) kendini evinde hissetmiyor. Ve işlerini bitirip bir an önce ait! Oldukları yere, evlerine dönmek istiyorlar. Bu durumda Vujosevic’in çok güzel belirttiği gibi “duygu, tutku ve seyirciyle olan bağın” güçlü bir şekilde oluşmasına engel oluyor…
İzninizle ben ‘duygu, tutku ve kulübe karşı duygusal bağın’ güçlü bir şekilde oluşamamasına farklı bir açıdan da bakmak istiyorum:
Antrenörlük yaşamımın tamamı Beden Eğitimi Öğretmeni olmamdan dolayı okul içinde ve alt yapılarla iç içe, sarmaş dolaş geçti. Ve 2000-2006 yılları arasında o zamanki adıyla 1. Deplasmanlı ligde görev yaparken takımımızın çoğunluğu (maddi imkanlarımızın kısıtlı olmasından dolayı. Bugün geriye dönüp baktığımda iyi ki maddi olarak kısıtlı imkanlarla çalışmışım diyorum) altyapılarımızdan hatta okulumuzdan gelen çocuklarımızdan oluştu. O çocuklarımızın takımımıza olan aidiyetleri, bağlılıkları, duyguları ve tutkuları sayesinde inanılmaz mücadeleler verdik, sahada takımları için delice savaştılar. Bu durumu bir tek kendi takımım adına değil o dönemlerde ve altyapılarından gelen oyunculara yer veren diğer takımlarımızda da görme şansına sahip oldum.
Vujosevic’in söylediklerine tam olarak katılmakla birlikte hepimizin altyapılarımıza da büyük önem vermesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca, uzun yıllar birlikte çalışarak büyük emeklerle kendi yetiştirdiğimiz oyuncularımızla sahada vereceğimiz mücadelenin keyfini hiçbir şeyin vermeyeceğini de söyleyebilirim.
Sevgili Murat’ın gündeme getirmiş olduğu Dusko Vujosevic’in açıklamaları aslında çok önemli bir yazı konusu…
Bu vesileyle siz değerli antrenör arkadaşlarıma sağlıklı ve huzurlu bir yıl dilerim…”
Değerli Antrenör, Öğretmen, Yönetici Arkadaşlarım ve Okurlarımız;
Ülkemizin çok değerli kulüp idarecilerine ve basketbolumuzu yönetenlere şöyle seslenmek istiyorum:
“Ülkemizde yetişmiş, yıllarını basketbola vermiş Türk insanına güvenmediğinizi üzülerek görmekteyiz. Dusko Vujosevic bizden biri değil! Lütfen onun yapmış olduğu açıklamaları çok daha geç olmadan dikkate alıp uygulamaya başlayın…
Saygılarımla.




Yerli milli muhabbetlerini geçelim. Tek gerçek profesyonel olmaktır. Profesyonel değilsen, kapının önüne koyarlar. Kapının önüne kim koyacak ? Spikerden bozma yöneticiler değil elbette, bunun için gerçek yöneticiler lazım…
Çok yerinde ve zamanında bir paylaşımı bu sayfalara taşıdığınız için teşekkürler Sn Özonay. Ana fikre ve tesbite imzamı atarım. Ne var ki genel olarak bizim spor kültürümüz aidiyet hissedenleri ve liyakate önem verenleri hep kesip atmak dışlamak, gözden düşürmek üzerine yapılandırıldı. Basketbolumuzda baskın olan bu kültürün yarattığı durumlar ortada. Çocuklarına sağlıklı basketbol eğitimi ve öğretimi sağlayamayan bir yapıdan profesyonellik beklemek nasıl bir kafa türüdür acaba? Ve evet Efes’e üzülüyoruz ama benzerleri de çok…. Ülkenin kaynakları ve zamanı liyakatsiz yabancı hayranları sayesinde bol keseden en “profesyonel” yabancılara dağıtılırken ülkenin çocuklarına tahammülsüzler her fırsatta ve imkanda çığırtkanlıklarını öttürüyorlar… Bu geleceğimiz adına en üzücü olan şey değil mi Sn Özonay?
Kadrosu ve koçu yabancı olan Fenerbahçe nasıl başarılı oluyor? Yerli veya yabancı fark etmez, oyuncu formasını giydiği kulübün organizasyonunun sağlam olduğunu, süreklilik arz ettiğini hissetmeli. Efes’teki sorun organizasyonun zayıf olmasıdır, dağınıklığın sebebi en başta yönetimdir.
Ultraliberalizmle şekillenmiş kesimlere bunları benimsetmek çok zor, uğraşmaya bile değmez. Sadece bunların bilincinde olanlarla çalışmayı seçmek gerekir.
Kulübe karşı “duygusal bağ” bu dönemde kaldı mı? Altyapı oyuncuların menajerleri var, çoğunluğu kısa sürede cebini doldurmakla uğraşıyor. NCAA gitme şansını yakalayanlar anında oraya gidiyorlar. Zaten FIBA ‘da bu konuda herhangi bir aksiyon alamadı seneler boyunca. Gidemeyenlerden kendini biraz gösterenler ise, Euroleague takımlarına bench ısıtma – havlu sallama görevindeler. Geçmişten bu yana kaç genç oyuncu kariyerlerinin başında oynama yerine parayı tercih etti ve kariyerleri daha iyi olacakken sıradanlaştı?
O kadar boş, hatta bomboş bir argüman ki… Ülkeye gelen 4 Euroleague şampiyonluğun hangisinde “takımın merkezi yerli oyuncu”ydu acaba? Sertaç Şanlı’nın ilk Efes şampiyonluğundaki marjinal katkısı dışında mevcut sezonlara hangi yerli oyuncu etkide bulundu? Argümanı tersine çevirelim: Ergin Ataman’ın PAO şampiyonluğundaki payı, sırf Türk olduğu için, Efes’teki payından az mıydı mesela? Böyle isim bile vermeden yapılan hamasetten önce, Türk medyasının dilinin ucuna gelip de bir türlü söyleyemediği “yerli genel menajer”den söz etseniz nasıl olur mesela? Tarihin en başarısız yöneticisi İsmail Şenol eşiniz dostunuz değil de es kaza İspanyol, ya da mazallah Yunan olsaydı ne yazılar yazmış/yayımlamıştınız ona dair? Çuvaldızı batırma zamanı gelmedi mi hala kendinize?
Argümanlara bakıyorum da insan saçma bir şeyi inatla savunmaya devam edince ileri sürülen şeyler deli saçmasının da ötesine geçiyor. “Bu dönemde bu dönemde” diye diye toplum iyicene zıvanadan çıktı. Bu dönemde duygusal bağ mı kaldı, bu dönemde insanlar arası duygusal bağ mı kaldı, evlilikler de şirket sözleşmesi gibi orada da entipüften şeylere “öyle gerekti” deniyor “yollar ayrılıyor” veya “teşekkür ediliyor” senelik altı aylık gelen koçlar gibi, oyuncular gibi. Dahası bu dönemde ulus devlet bile kalmadı, parçala gitsin – kendi dönüp de bakmadığımız, bilmediğimiz mezheplere göre – meselâ. Zaten bu dönemde devlet de kalmadı, başkanını helikopterle paketle götür. Şu “devir değişti” muhabbetti kaç bin yıllık ? Arkeolojik tabletlerde de yazıyormuş öyle. Başka bir şey bulun da sıkıcı olmasın yazdıklarınız bari. İsmail Şenol rumuzlu ise istisna, bir gömlek yukarıda. O demagoji yapmış. Anlaşılan Sırpları övenler yabancı övgüsüne eleştiri bizzat Sırbistan’dan gelince ne diyeceklerini iyice şaşırdılar. Basketbolseverler “Türkler de oynasın süre alsın” diyor, “yabancıların hepsini kov” diyene rastlamadım ama, bu yabancı işinin şeyini çıkaran – bugünkü durumu mazur göstermeye çalışanlar tepkilere başka şeyler giydirmekten vazgeçmeyecekler. Ölçülü olun diyoruz diyoruz, ölçülü ! Gri renk bilmez misiniz siz ?
Hocam önce Türkçe, sonra Türkçe yorum: “Anlaşılan Sırpları övenler yabancı övgüsüne eleştiri bizzat Sırbistan’dan gelince ne diyeceklerini iyice şaşırdılar.” cümlesini öğelerine ayırabilirseniz, neden demagoji yapmadığımı açıklama zahmetine girişirdim ama mevcut haliyle, kalsın.
Spor savaş alanı değil. Hangi yerli oyuncu yabancıların seviyesinde? Sahadaki gösteriyi güzel yapan sahada kalmalı, keşke bunlar yerli olsa.