Bu sabaha karşı oynanan Houston–Lakers NBA Playoff serisi 2. maçı, skor tabelasında 101-94 bitti; ama gecenin özeti yalnız sayı farkında değildi. Asıl mesele şuydu: Takımlardan biri oyununu oynadı, öteki ise oyunu kendi iç gürültüsüyle. Lakers seride 2-0 öne geçti. LeBron James maçı 28 sayı, 8 ribaund, 7 asistle, Marcus Smart ise 25 sayı, 7 asist, 5 top çalmayla bitirdi. Houston tarafında Kevin Durant 23 sayı üretti ama 9 top kaybı yaptı; takım halinde de %40.4 saha içi, %24.1 üçlük ile oynadılar. Bu rakamlar tek başına bile bir şey anlatıyor: Kurucu akıl yoksa, oyunda oyunu değil, kaosu oynarsın. Bir oyun kurucu akıl demek aslında rakibi bükebilen akıl demektir. Lakers, özellikle iki maçtır, bunu sahaya en iyi yayan taraf oldu.
İlk maçın ardından insan “Houston reaksiyon verir” diye bekliyordu. Verdi mi? Bir yere kadar. Ama o reaksiyon, dersini çalışmış bir öğrencinin sakinliğiyle değil, sınava son dakika çalışan bir acemiler mangasının telaşıyla geldi. Maçın bazı bölümlerinde görüntü hakikaten buydu: iki pas yapamayan, topu eline alanın kendi iç sesi kadar oynayan bir takım. Lakers ise yarım saha hücumunda daha sakin, daha sabırlı, daha organizeydi. Üstelik bunu tam kadro yıldız gösterisiyle değil, basketbol bilgisiyle yaptı. Houston 42 ribaund aldı, Lakers 37’de kaldı; Houston boyalı alanda 54 sayı buldu. Ama basketbol yalnız nerede sayı attığın değil, sayıyı nasıl ve ne zaman bulduğun oyunudur. Maçı ribaundda almak, oyunu akılda kazanmakla aynı şey değil. Bu gece de öyle oldu.
Bence gecenin en ağır cümlesi istatistik kağıdında değil, oyunun davranış biçimindeydi. LeBron 42 yaşında olabilir; ama oyunu hala başkalarının dizine değil, kendi zihnine oturtuyor. Bakınız ona: Aslan Kral hala orada. Onu hafife aldığınız anda, sizi gücünden çok düzeniyle cezalandırıyor. Houston tarafında ise top çoğu zaman tepede KD’ye bırakılıp “hadi bir şey yap” denilen yere döndü. Bu, bir hücum planı değil; biraz çaresizlik duası gibi. Basketbolun duası olmaz, düzeni olur. LeBron o düzeni iki maçtır takımına üflüyor. Houston cephesi ise sanki topu kime, nerede ve ne amaçla vereceğini bazen unutmuş gibi. O yüzden oyunun bazı anlarında Alperen kendiyle savaşıyor, takım oyunu ise bir adım geride kalıyor. Bu, yalnız bir oyuncu problemi değil; takımın ortak aklının henüz ortaklaşamaması problemi.
Alperen Şengün özelinde gece biraz hüzünlü, biraz öğretici, biraz da sabır isteyen türdendi. 18 sayı, 9/20 saha içi, 5 asist. Rakam olarak çok kötü değil. Hatta takımın en verimli akıl noktalarından biri yine oydu. Ama rakamların gerisinde başka bir mesele vardı: hazır olmama hali. Kafaca da fizik olarak da tam rahat görünmedi. Maç sonrası söylediklerinde de bunu hissettim. Kaçırdığı şutlara takılmıştı, sürekli kendisi üzerinden konuşuyordu; KD’yi topla daha iyi buluşturmalıyız, benchte ve soyunma odasında sürekli konuştuklarını anlatıyordu. Ama rakip takımın ne oynadığına, Lakers’ın neyi nasıl kestiğine pek girmedi. Sanki rakip biraz kendisi ve kendileri olmuştu. Bu yüzden konuşması bana biraz efsunlu geldi; aklıyla oynanmış maçın değil, kendi iç maçıyla boğuşan bir oyuncunun dili gibi. Hani derler ya, “kafa yerinde değildi.” diye. Oraya varmadan uyanmak lazım. Öte yandan koç tarafı da boş değildi; Udoka maç sonrası Alperen’den daha agresif olmasını, eşleşmelerini daha sert cezalandırmasını istediğini söyledi. Alperen ise çok kez ikili sıkıştırma gelmeden bitirmeye çalıştığını, bu yüzden acele ettiğini anlattı. Yani sorun yalnız savunma değil; zihnin kendi kendine kurduğu acele de. Bazen oyuncu rakiple değil, kendi içindeki saatle oynar. O saat hızlı tik tak etmeye başlayınca, pota da küçülür. Bu gece biraz öyleydi.
Burada tatlı sert bir şekilde bir gerçeği yazmak gerekiyor, bütün sezonda maçları online da izlediğimiz ve yorumlaştığımız EAL’li bir büyüğümün, kıymetli ağabeyimin mesajında yazdığı gibi: Ayton büyük geldi ve bence Lakers bunu biliyordu. Top Alperen’e indiğinde ya yardım geldi, ya gövde geldi, ya da bir sonraki hamlenin yolu önceden kapatıldı. Bu yüzden bazen alıştığımız o Alperen değil, sanki kendi gölgesine takılan bir Alperen izledik. Maç sırasında EAL grubunda benim yazdığım bu cümle, duygunun taşmış haliydi; “amatör lig veteran uzunu gibi oynuyor.” Elbette bu kızgınlıkla söylenmiş bir serzeniş. Ama özündeki hakikati görmezden gelmek de mümkün değil. Kısaca anlatmak istediğim şey şuydu: Alperen kendi ritminde değildi. Gücünü, pasını, gövdesini ve oyunun içindeki zarif aklını bir türlü aynı anda sahaya koyamadı. Oysa bu takımda topun en önce eline gitmesi gereken, oyunun ilk kararı ondan çıkması gereken isim oydu.
Amen Thompson tarafında ise başka tür bir hikaye vardı. Gücü, ilk adımı, patlaması hala çok özel. Ama Lakers, onun her drive’ını bir meydan okuma değil, bir tuzak olarak okudu. İçeri her girdiğinde yardım, gölge, blok tehdidi ve ikinci savunmacı hazırdı. Yani yalnız kapıyı kapatmadılar; koridoru da daralttılar. Böyle gecelerde atletizm tek başına yetmiyor. Patlarken de okumak gerekiyor. Houston’ın asıl yarası da burada: playmaker yoksa, oyunun ateşini doğru yere taşıyacak biri yoksa, yetenek çoğu zaman birbirini söndürmeye başlıyor. Lakers ilk iki maçta tam bunu yaptı; Amen ile Alperen’in en sevdiği yolları kalabalıklaştırdı, geri kalanına da “hadi siz yapın” dedi. Houston o sınavı geçemedi.
Reed Sheppard tarafı da acımasız biçimde tartışmaya açık. Çünkü bu seviyede yalnız şut tehdidi yetmiyor. Oyunu kuramıyor, savunmada dayanıklı kalamıyor, fiziksel baskıda çoğu zaman takımı bir kişi eksik bırakıyorsa, o zaman playoff’ta rakip seni hedef tahtasına koyar. Sheppard’ın verimsiz gecesi ve savunma kaynaklı sıkıntıları belirgindi; ayrıca Dorian Finney-Smith’in hiç kullanılmaması da soru işaretiydi. İşte burada koçluk hanesine de not düşmek gerekiyor. Çünkü bazı geceler oyuncu kötü olabilir; ama kötü gecenin nasıl yönetileceği koçun hanesine yazar. Udoka için de şöyle diyeyim: Her han kapısına asılan fener, içeride yol yordam var demek değildir. Kimi, ustasının gölgesinde serinler; kimi kendi ocağının ateşini harlamayı bilir. Pop’un yanında yancı olmak başka, vakti gelince kendi hanında düzen kuran hancı olmak başka. Maçın dili bazen çok naziktir; yüksek sesle bağırmaz, ince yerden söyler. Bu gece de öyle söyledi.
Marcus Smart iki maçtır Houston’ın makus talihi gibi oynuyor. İlk maçta da belirleyiciydi, ikinci maçta da. Üstelik yaptığı yalnız skor değil. Smart’ın maça getirdiği şey, tecrübeyi savunma üzerinden oyuna sürmek. Maç sonrasında da bunu açıkça söyledi: KD’nin dönmesinin Houston için önemli olduğunu ama kendilerinin ona karşı yaptıkları işin de iyi olduğunu vurguladı. Cümle kısa, ton sade; ama altında şu var: plan vardı ve yürütüldü. Smart şampiyon değil belki ama final görmüş, savaş görmüş, playoff’un ne zaman yumruğa ne zaman iğneye dönüştüğünü bilen bir oyuncu. LeBron ile birlikte takıma winner olma dersi veriyor. Bazen iki oyuncu 50 sayı atarak değil, bütün takıma sinir sistemi taşıyarak maçı kazanır. Bu seri biraz da o seri oldu.
Basın toplantısı tarafında da iş ilginçti. Udoka’nın ana cümlesi, özetle, “yeterince savunma yaptık ama skor üretemedik; bu iki maçın alt çizgisi bu” noktasına geldi. Bu teknik olarak yanlış değil. Gerçekten de Houston iki maçta da belli savunma bölümlerini fena oynamadı. Alperin’in basın toplantısında da söyledikleri sonrasında insan şu duygudan da kaçamıyor: cevapların ağırlığı biraz fazla takımın kaçırdığı şutlara ve içeride yapılan konuşmalara gitti. Rakibin aklına, LeBron’un oyunu nasıl büküp yönettiğine, Lakers’ın yardım savunmasıyla neleri kestiğine daha az dokundu. Söyledikleri benim kulağıma onu bana biraz efsunlu gibi hissettirdi. Sanki oynadıkları rakip tam karşılarındaki Lakers değil de, kendi içlerindeki karışıklıkmış gibi anlatıldı. Bu sezgide haksız olabilirim; ama cevapların tınısı bana bunu verdi. Rakibi yalnız kendine bakarak yenemezsin; önce rakibin ne oynadığını görmen gerekir.
Burada KD meselesi ayrı bir parantez istiyor. Maç boyunca 9 top kaybı yaptı. 23 sayısı var ama oyunun bütünlüğüne etkisi tartışmalı kaldı. Daha kötüsü, takımın bütün sezon boyunca ona fazla yaslanarak yarım saha aklını onun izolasyonlarına emanet etmesi, bu maçta bir tür kimya bozukluğu gibi geri döndü. Bir takımı sürekli bir oyuncunun sayı egosuna hizmet eden düzene bağlarsan, o oyuncu topu alınca herkes seyirciye dönüşmeye başlar. O seyircilik hastalığı playoff’ta birdenbire iyileşmiyor. EAL’den ağabeyimin dediği “KD bunların kimyasını bozmuş” cümlesi belki sert, ama büsbütün havada da değil. Çünkü sahadaki görüntü bazen tam oydu: topu KD’ye ver, seyret. Bu basketbol değil; bu, oyunu bir kişilik ayine çevirmek. Halbuki karşı tarafta 42 yaşındaki LeBron, oyunu kendine değil takımına açıyordu. Fark biraz da oradaydı.
Ayrıca bu sezonun içinden gelen ilginç bir veri daha var: Alperen’in 10+ asist yaptığı 8 maçta Houston 4 galibiyet, 4 mağlubiyet aldı. O mağlubiyetlerin ortak tarafında savunmanın zafiyetleri nedeniyle patlamış olması dikkat çekiyor. Bu da bize şunu söylüyor: oyun kurucu akıl tek başına cennet bileti değil; arkada savunma yoksa düzen yine dayak yiyor. Bunu kuru veri diye değil, sezonun verdiği ders diye okumak lazım.
Alperen’e gelince… Buradan artık kuru öğüt değil, kalbe işlemesi gereken bir hatırlatma çıkıyor. İnsanın bazen kendi içindeki gürültüyü susturup kaderine bir adım yaklaşması gerekir. Çok iyi olmak başka, vakti gelince ağırlığını koymak başka. Irmak, dağa “çekil” diye bağırmaz; ama yolunu bulur, taşın sabrını aşındıra aşındıra geçer. Sende de şimdi o suyun aklı lazım. Ne öfkenin köpüğü, ne mahcubiyetin sisi. Daha berrak, daha derin, daha sakin bir kudret. Bu takımda sözün her zaman bağırarak duyulmayacak; kimi zaman doğru pasla, kimi zaman doğru yerde susarak, kimi zaman da yalnız doğru anda topu isteyerek duyulacak. İnsanı büyüten her zaman alkış değildir; bazen gecenin en sert yenilgisi, içinde henüz ayağa kalkmamış tarafı uyandırır. Senin yürüdüğün çizgi sıradan bir çizgi değil. Oraya gölge bulup dinlenmek için değil, oradan yukarısını da çizmek için geldin. Büyük oyuncu bazen topu alan değil, oyunun yönünü alan kişidir. Artık oraya yürümek gerekiyor.
Bazen seride 0-2 geri düşersin.
Ama asıl tehlike skor değildir.
Asıl tehlike, içindeki daha büyük oyuncuyu geciktirmektir.
Bu gece Lakers kazandı.
Ama asıl soru hala sahada duruyor:
Houston uyanacak mı, yoksa kendi iç gürültüsünü rakip sanmaya devam mı edecek?
Bu iki maçın özeti; Eğer playmaker’ın yoksa, oyunda oyunu değil, kaosu oynarsın. Bir “kurucu akıl” demek aslında “rakip bükücü” demektir.
YGE
22 Nisan 2022




Sizce Doncic dönünce durum nasıl değişir ? ya da değişir mi ?
Sevgili Osman Bey,
Doncic dönerse elbette seri başka bir çehreye bürünür. Ama bu değişim yalnız Lakers lehine okunmaz diye düşünüyorum. Houston açısından bakınca bunun hem artıları hem de riskleri var.
Artı tarafı şu olabilir: Savunma hedefi daha netleşir. Konsantrasyon ve motivasyon artar. Bana göre Houston bu ilk iki maça, karşısında hazırlıksız ve nispeten daha kolay yenebileceği bir rakip bulduğu hissiyle çıktı. Ne teknik kadro ne de oyuncular, yapmaları gereken zihinsel ve taktik hazırlığı tam yapabildi. Doncic’in sahaya dönmesi, belki de Houston’ın maçı ve rakibini daha ciddiye almasını sağlar. Bazen büyük yıldızın dönüşü yalnız rakibi güçlendirmez; karşı tarafın da aklını başına getirebilir.
Risk tarafı ise şu: Doncic oyuna yalnız skor değil, düzen, sabır ve yön de getirir. Böyle bir oyuncu sahadayken savunma hedefiniz netleşse bile hata payınız küçülür. Çünkü bir anlık gevşemeyi ya da yanlış yardımı hemen cezaya çevirebilir. İçeriyi çok iyi besleyen bir Doncic, Alperen’in savunmada iki maçtır gösterdiği zaafiyetin daha da görünür hale gelmesine de neden olabilir.
Bu yüzden mesele yalnız Doncic’in dönmesi değil; Houston’ın kendi oyun aklını bulup bulamayacağıdır diye düşünüyorum.
Alperen için de bu tür bir eşleşme, hem karakter hem liderlik bakımından çok kıymetli bir sınav olabilir.
Dr. Yalçın Gerek