Bu sabaha karşı oynanan Suns–Golden State maçı, sıradan bir play-in karşılaşması değildi. Bir Hanedan’ın son koridorunda yankılanan ayak sesleri gibiydi. Sanki sarayın avlusunda hala aynı bayrak dalgalanıyor, ama taş duvarların içinden artık eski gürlükte ses gelmiyordu. Phoenix’in 111-96’lık galibiyeti yalnızca bir eleme sonucu olmadı; Warriors’ın bu çekirdeği için “devam mı, tamam mı?” sorusunu da salonun ortasına bıraktı. Golden State böylece son üç sezonda ikinci kez playoff dışında kaldı; Suns ise Batı’da 8 numaralı seri başı olarak Oklahoma City’nin karşısına gitme hakkını aldı.
Maçın özü ilk çeyrekte yazıldı. Phoenix daha başta 13-2 öne fırladı, ilk periyodu da 33-15 kapattı. Warriors o bölümde yalnız kötü başlamadı; topu adeta emanet bırakıp geri almayı unuttu. Dört erken top kaybı, bozuk ritim, dağınık hücum, huzursuz yüzler… Eski Türk filmlerindeki konak çocuğu gibi, ceket pahalı ama düğmeler kopuk. Sonra Golden State toparlandı, devreyi 50-45’e kadar getirdi. İşte tam burada maç bir umut verdi: “Acaba Curry bir kez daha vakti büküp son sahneyi değiştirir mi?” Fakat Phoenix üçüncü çeyrekte 69-53’e kadar çıktı, dördüncüde Curry farkı 85-78’e indirse de Suns hemen 7-0 cevap verdi ve kapıyı yeniden kapattı.
Bu gecenin en parlak imzası Jalen Green’di. 36 sayı attı, 14/20 saha içi, 8/14 üçlük… Bu artık sıcak el değil; sobanın içine kömür atmak. Bazı oyuncular iyi oynar, bazıları maçı kendi üzerine geçirir. Jalen bu gece ikincisini yaptı. Houston onu gönderdiğinde muhtemelen herkesin kafasında başka hesaplar vardı. Ama basketbol bazen muhasebeci gibi değil, eski sevgili gibi çalışıyor: Tam unuttum dersin, kapıda belirir ve kalbinin düzenini bozar. Jalen’in bu maçta verdiği his biraz buydu. Sanki “beni bırakırken iki kere düşünecektiniz” cümlesini topa çevirip potaya yolladı. Devin Booker’ın 20 sayılık tamamlayıcılığı ve Jordan Goodwin’in 19 sayı, 9 ribaund, 6 top çalmalık hasarı gecesiyle birleşince, Suns’ın hücumu yalnız akıcı değil, dişli hale geldi.
Golden State cephesinde tablo daha hüzünlüydü. Stephen Curry 36 dakikada 17 sayıda kaldı; 4/16 saha içi, 3/10 üçlük. Phoenix onu temiz nefes alamayan bir şarkıcıya çevirdi. Şarkı aynı şarkıydı ama diyafram eskisi kadar rahat değildi. Warriors’ı ayakta tutan isim ise 23 sayı ve 10 ribaundla Brandin Podziemski oldu. Kristaps Porzingis de sağ ayak bileğindeki ağrıya rağmen oynadı ama yalnız 15 dakikada 11 sayıda kaldı; bir kule gibi görünmesine rağmen o kule bu maçta biraz vitrin maketi gibiydi. Uzaktan bakınca heybetli, yakına gelince rüzgara bakıyor.
Hakem tarafında Scott Foster’ın adı ister istemez konuşuldu; zaten maç sonunda Devin Booker ile Draymond Green’in söz düellosu çift tekniklere, ardından ikisinin de oyundan atılmasına kadar gitti. Scott Foster deyim yerindeyse Draymond ile kan davalı ve hatta GSW maçlarında hep bir olay var. Neden NBA onu böyle bir maça atar anlamak mümkün değil. Burada kesin olan şu: Foster’ın yönettiği maçlarda düdük sesi bazen oyunun önüne kadar yürüyebiliyor. Fakat bu gece hikayeyi belirleyen şey düdük değil, Warriors’ın 21 top kaybı ve Suns’ın o top kayıplarından ürettiği 30 sayı oldu. Bazen hakeme kızarsın, bazen aynaya bakarsın. Bu maç daha çok ikinci kategoriye yakındı. Draymond tarafında ise eski opera sözü bu kez daha başka türlü akla geldi: Şişman kadın sahneye çıkmadan opera bitmez derler ya; sanki onun içinde de, tam maç biterken sahneye fırlayıp “son perdeyi ben kapatacağım” diyen bir şişman kadın yaşıyor. Atıldığı an, çıkarken seyirciyle kurduğu o tuhaf temas, kendi seremonisini kendi yazma gayreti… Özellikle çıkarken seyirciyle ve karşı tarafla kurduğu o değişik etkileşim, içinden çıkan o şişman kadının sahneyi yine bırakmak istemeyişiydi. Maçın bitişine bile imzasını atmaya çalışan o iç refleks, bu gece yine perdenin arasından başını uzattı.
Steve Kerr tarafında ise havada tuhaf bir veda kokusu vardı. Kontratı sezon sonunda bitiyor ve geleceğine dair netlik hemen gelmeyecek gibi görünüyor. Maç sonundaki Curry ve Draymond sarılmaları da bu yüzden yalnız rutin bir mağlubiyet görüntüsü gibi durmadı; daha çok uzun bir dönemin kenarına konmuş virgül gibiydi. Virgül diyorum, çünkü nokta olup olmadığını henüz kimse bilmiyor. Ama bazen insan bir vedayı duymadan da hisseder. Hele ki Hanedan yaşlanmışsa, o his salondaki ışıklardan bile önce söner.
Phoenix için ayrı bir paragraf da koça açmak gerekir. Suns koçu Jordan Ott bence Suns’ın en büyük kazancı. Mark Williams’ın sakatlığıyla uzun rotasyonundaki eksiklik herkesin malumu. Buna rağmen Suns bu noktaya geldiyse, bu takımın içinde görev tanımını bilen, rolünü şikayet etmeden oynayan, gerektiğinde çekiç, gerektiğinde tornavida olan oyuncuların payı büyük. Böyle kadrolar seyir zevkinde bazen kusurlu görünür ama maç kazanırken size marangoz atölyesi ciddiyeti verir: Her alet yerli yerindedir, kimse diğerinin işini konuşmaz, herkes tahtaya kendi ölçüsünde vurur.
Warriors cephesinde ise bu maç biraz medeniyet yorgunluğu gibiydi. Curry’nin büyüsü hala var ama artık her gecenin sihirbazı olmak kolay değil. Draymond yine kendisiydi; yani sahnede dururken bile sahneyi karıştırabilecek türden bir karakter. Kerr’in sistemi tarihe geçti ama tarihin de şöyle bir huyu var: Aynı şarkıyı sonsuza kadar çalmaz. Bir gün plak döner, ses gelir; ertesi gün iğne aynı çizikte takılır. Golden State bu gece biraz o takılan çizik gibi göründü.
Bu maç aynı zamanda Jalen Green’in kişisel rövanşı gibiydi. Bunu düz cümleyle değil, oyun diliyle söyledi. “Beni bırakmamalıydınız” diye demeç vermedi; 8 üçlük attı. Basketbolun en güzel tarafı da bu zaten: En ağır cümleleri bazen mikrofon değil, file söyler.
Şimdi Phoenix’in önünde Oklahoma City var. Kağıt üzerinde bu, çöl yolcusu Anka Kuşu’nun Gök Gürültüsü’ne doğru yürümesi gibi bir seri. Thunder normal sezonu 64-18 bitirdi; Suns’a karşı sezon serisini de 3-2 önde kapattı. O seride Oklahoma City iki kez Paycom Center’da kazandı, bir kez Phoenix’te 136-109’la geçti; Suns’ın 108-105’lik son topta gelen galibiyeti ve 12 Nisan’daki 135-103’lük farklı zaferi ise var ama o son maçta Thunder tarafında Shai Gilgeous-Alexander, Chet Holmgren, Jalen Williams, Isaiah Hartenstein ve Alex Caruso gibi ana gövdenin önemli isimleri yoktu. Yani Phoenix bir kapıyı açtı, evet; ama şimdi önünde bambaşka bir kale var.
Bir de işin salon tarafı var. Oklahoma City seyircisi sıradan bir tribün değil; adeta koreografisi önceden dağıtılmış bir play off alayı. Aynı renk tişörtler, aynı anda ayağa kalkmalar, ilk basket gelene kadar topluca bekleme ritüeli, “Loud City” diye şehir markasına dönüştürülmüş bir gürültü disiplini… Dışarıdan bakınca insanın aklına neredeyse askeri bir senkron geliyor. Benzetmeyi ne kadar ileri götürürsünüz hatta Kuzey Kore’deki bir takım seyircisine bile benzetebilirsiniz, bu size kalmış; ama şu kesin: O salon rakibin üstüne yalnız ses değil, düzen de örtüyor. Suns şimdi yalnız Gök Gürültüsü’yle değil, Paycom Center’ın tek tip coşkusuyla da oynayacak. Bazen basketbolda en zor deplasman, rakibin beş oyuncusu değil, aynı anda nefes alan on sekiz bin kişidir.
Bu gece Phoenix maçı kazandı. Ama asıl mesele, Golden State’in biraz geçmişine yenilmiş gibi görünmesiydi.
Son söz şu olsun:
Bazı yenilgiler sezonu bitirir.
Bazıları ise bir dönemi.
Suns şimdi Oklahoma City’ye gidiyor; karşısında yalnız ligin en diri, en düzenli, en sistemli takımlarından biri değil, aynı zamanda basketbolu tribünde de aynı cümleyle konuşan bir şehir bulacak. Çöl gecesinde Anka Kuşu Hanedan’a son nöbetini tutturdu; ancak Anka Kuşları’nın önlerinde şimdi Gök Gürültüsü’nün tam ortasında, gürültünün bile forma giydiği bir seri var.
YGE
18 Nisan 2026




Suns şimdi Oklahoma City’ye gidiyor; karşısında yalnız ligin en diri, en düzenli, en sistemli takımlarından biri değil, aynı zamanda basketbolu tribünde de aynı cümleyle konuşan bir şehir bulacak.
“Çöl gecesinde Anka Kuşu Hanedan’a son nöbetini tutturdu; ancak Anka Kuşları’nın önlerinde şimdi Gök Gürültüsü’nün tam ortasında, gürültünün bile forma giydiği bir seri.”
Sevgili Yalçın tanımlamalar ve betimlemeler inanılmaz derecede güzel.
Eline, aklına sağlık…
Sevgilerimle.
Naci Hocam,
Köşe yazımı okuyup bu güzel ve zarif yorumu yazmanız benim için gerçekten çok kıymetli. Beğenmiş olmanız hem çok mutlu etti hem de açıkçası mahcup etti.
Sizin gibi basketbola yıllarını vermiş, bu oyuna emek ve gönül katmış çok değerli bir basketbol insanından böyle sözler duymak benim için ayrı bir anlam taşıyor.
Aslında bu övgülerin asıl sahibi, ‘basketfaul.com.tr’yi yıllardır büyük bir özveriyle yaşatan ve basketbol basınına çok önemli katkılar sunan Necip Ağabey’dir diye düşünüyorum. Benim yazılarım, onun büyük emeğinin yanında olsa olsa duvara düşen küçücük bir gölge, büyük bir aşhanede ancak bir tuz zerresi kadar yer tutar. Sağ olsun, teveccüh gösterip yazılarımı sitesinde köşe yazısı olarak paylaşma nezaketini gösteriyor. Bu bakımdan sizin güzel sözlerinizi, onun emek verdiği bu kıymetli çatı altında asıl kendisine ulaşmış çok değerli bir incelik olarak kabul ediyorum.
Sizlerin varlığı, desteği ve samimiyeti gerçekten çok kıymetli.
İyi ki sizler varsınız hocam.
Saygı ve sevgilerimle,
Yalçın Gerek