Kuzey Ege’de tatilin rehaveti içinde telefona düşen bir mesajla irkildim. Liseden arkadaşım o meşhur deyimi sormuş: “Geyik muhabbeti nereden çıktı, hiç düşündün mü?” Cevabım kısaydı, biraz da başımdan atmak için geçiştirdim: “Vaktim olmadı.”
Aklım tam o sırada seyrettiğim U16 Milli Takımımızın Litvanya hazırlık maçındaydı. 2003 doğumlulardan bu yana kaçırmadan izlediğim Milli Takım jenerasyonlarının bu sezonki son halkası olan 2010’luları takip ediyor, birkaç hafta önce detaylı analiz ettiğim 2009 doğumluların U17 Dünya Şampiyonasının izlerini henüz üzerimden atamıyordum.
2000’li yılların başında İbrahim Kutluay’lar, Mehmet Okur’lar ile sahada antrenör olarak kulüp ve milli takımlarda bir hedef için kader birliği yaparken, şimdi onların çocuklarını izlemek bambaşka bir duygu. Babalarıyla geçirdiğimiz o yoğun mesailer, anılar… Neyse, “Geyik muhabbetine girmeyelim” diyeceğim ama gelin, bu deyimin ardındaki o hazin hikayeden yola çıkarak biraz saha içine, asıl meselemize girelim.
Ezber ile nereye kadar?
U16 takımımızın son iki maçını izlerken gördüğüm bazı artılar var: Sert bireysel savunma, spacing (hücumda alan paylaşımı) ve disiplinli oynanan set düzenleri. Tabii genç oldukları için geliştirmeleri gereken noktalar da var; savunma kaynaklı hızlı hücum sayıları, geçiş hücumlarında sayı üretmek, bitiriş kalitesi ve belki de en önemlisi: Oyunu okuma becerisi.
Bu yaş grubunda Yunanistan ile Litvanya’yı izlediğinizde, günümüz basketbolunun “oyunu okuyup tepki veren” (read and react) sistemine ne kadar yakın olduklarını görüyorsunuz. Biz ise maalesef, 2021’de Konya’da FIBA U18 Challengers turnuvasında yaşadığım o “tokat” gibi anın etkisinden tam çıkabilmiş değiliz. Milli takım başantrenörümüzün “Samet’e kadar oyna!” dediği o anı hatırlıyorum. Tercümesi şuydu: “Çizdiğim seti sonuna kadar oyna, topu atma, atak etme; rakip savunma ne yaparsa yapsın sen sadece söylediğimi yap.” 1980’lerin Spor Sergi Sarayı döneminden kalma bu anlayış, o turnuvada bizimle aynı grupta yer alan Polonya, Çekya ve Letonya gibi ülkeler tarafından çoktan terk edilmişti. Bizim altyapı liglerimizde ise hâlâ kas kuvvetine dayalı, tam saha baskı ve alan savunmasıyla hep beraber “günü kurtarma” peşindeyiz. Oysa basketbolda hem bireysel gelişim hem de üst düzey oyuncu olmak için; temel beceri, şut mekaniği, oyun zekası ve doğru pozisyon alma bilgisi oksijen gibidir. Olmazsa olamazsın…
Gelelim “Geyik Muhabbeti”ne…
Aslında bu deyim, tam da bugünkü durumumuzu özetleyen ve 1908 yılına dayanan gerçek bir tarihi olaydır. Meşrutiyet döneminde Resneli Niyazi Bey, dağlarda bulduğu evcil geyiği taburun sembolü yapar. İstanbul’a zaferle döndüklerinde öyle bir “geyik çılgınlığı” yaşanır ki; kartpostallar basılır, tiyatro oyunları sergilenir. İşin aslı unutulup memleket meseleleri bir kenara bırakılınca halk sitem eder: “Bırakın geyik muhabbetini de sadede gelelim!”
Biz basketbolseverlerin de dost meclislerinde yaptığımız o bitmek bilmeyen tartışmalar, aslında sahadaki asıl meselelerimizi konuşmaktan kaçtığımız birer “geyik” seviyesinde kalıyor. Peki, sadede nasıl geleceğiz?
Niyazi olmak zorunda mı?
Bu sene U17 Dünya Şampiyonası’nda ayakta alkışladığımız, turnuvayı 4. sırada tamamlayan o inatçı 2009 jenerasyonumuz, keşke ideal bir “proje takımı” olabilseydi. Önemli gelişim yaşlarında yerel liglerde Şubat-Mayıs arası fikstür sebebiyle maçsız kalmayan, en iyi takımların birbiriyle sezonda ikiden fazla maç yaptığı, 4 yıl boyunca aynı teknik ekip ve felsefeyle çalışan bir yapımız olabilseydi… Öyle ki; bu seneki 24 kişilik geniş kadroda yer alan 11 oyuncunun 2023’teki ilk milli takım kadrosuna hiç çağrılmamış isimlerden oluşması ve şampiyonada rakibimiz olan Avustralya forması giyen Yahya Başaran’ın Türkiye’de kalmasını sağlayacak şartların yaratılamamış olması bile sürecin yönetimi ile planlamasında kolektif bir akla ve desteğe ne kadar net ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor. Sadece dönemsel bir başarı da olsa 2009 doğumlular; küresel ve yerel sistemlerin ortaklaşa ürettiği ‘hibrit’ bir modelle milli duygularımızı zirveye çıkardı. Nitekim takımın %30’u, on altı yaşından beri basketbol ve akademik eğitimlerine yurt dışında devam ediyor.
Geyik muhabbetine de ara sıra dönmemiz lazım…Resneli Niyazi Bey, Balkan Savaşları’ndaki o kahramanlıklarına rağmen, bir suikast sonucu sokak ortasında hayatını kaybettiğinde halkın dillerine pelesenk olan o söz yankılanmıştı: “Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti Niyazi.”
Bizim gençlerimizin de Resneli Niyazi Bey ile aynı kaderi paylaşmaması, yeteneklerini doğru sistemlerle taçlandırabilmesi için kolektif bir akla ihtiyacımız var.
Basketbolda yöneticilik zor zanaat…Hele vizyon konulması gereken uluslararası konularda. Sorumlu olduğun alanı yönetmek önemlidir ancak orayı değerli kılmak, o yöneticiyi ustalık seviyesine çıkarır. Mesele sadece milli takım antrenörlerini seçmek değil; dünyada basketbola dair saha içi ve saha dışı tüm gelişmeleri süzgeçten geçirmek, ülkemizde gerekli değişim ile dönüşümü sağlayıp bunu genele yayabilmektir. Kuşaklar arası bağı kurmak, ortak bir oyun anlayışını ve basketbol kültürünü ülkeye yaymak ise tekil çabaları aşan bir vizyon gerektirir.
İyi niyetlerinden şüphe duymadığım bir-iki yöneticinin gayretinin ötesinde, altyapı milli takımlarımızı yönetenlerin özellikle teknik alanda uzmanlaşmış kolektif bir akla ihtiyaç duyduğu açıkça görülüyor. Birçok ülkenin çoktan benimsediği; ortak bir teknik anlayışa, sürdürülebilir bir planlamaya ve köklü bir oyun kültürüne dayanan bu dönüşüm, ancak bahsettiğim kolektif birliktelikle sağlanabilir.
Peki bu ilk adımı kim atmalı? Cevabı aslında uzağımızda değil. Bundan sekiz sene evvel ilk adımları atılan ama sonuçlanmayan “Milli Takımlar – Eğitim Kurulu” ortak akıl düzenine geçiş için geç kalınmış olsa da basketbolun bir “eğitim süreci” olduğuna inanan; Aydın Örs ve Çetin Yılmaz’ın liderlik ettiği Eğitim Kurulu’nun omuzlarında yükselen o sistem bilinci ve tecrübeden yardım alınmalıdır. Bana göre ustalarımın benimsediği “Görev alınmaz, verilir” anlayışı bu şartlarda geçerli olmasa da Türk basketbol tarihine altın harflerle geçen bu duayenlerin rehberliğinde altyapılarımız için kolektif bir akıl yeniden oluşturulabilir.
Tabii ki şu an işin başındaki yetkililer isterse… Kazananın yine kendileri olacağını bilmeli ve bu adımı atma cesaretini gösterebilmeliler. Resneli olmasa da Niyazilerin sayısını azaltmak için daha fazla geç kalmadan hamle yapmalılar.
Sizce de artık “geyik muhabbetini” bırakıp kolektif aklı hayata geçirmenin vakti gelmedi mi?
Murat Özyer
Basketbol İnsanı




Teşekkürler. Futbolda da yıllarca yaşıtlarından daha fizikli, yeteneği kısıtlı çocukları yukarı çıkardık maalesef. Geyik muhabbetine katkı 🙂 Bakırköy incirli caddesindeki “perili köşk” olarak bilinen konak da aslında Resneliler köşküdür,bahsettiğiniz Niyazi Bey’in kardeşi yaptırmıştır.
Değerli katkınız için çok teşekkür ederim. Maalesef sporumuzun ortak kanayan yaralarından biri de bu; fiziksel gelişimi erken tamamlayan çocuklarla günü kurtarma sevdası yüzünden gerçek yetenekleri ve oyun zekasını gözden kaçırıyoruz.
İncirli’deki Perili Köşk detayına gelince… Paylaşımınız öyle ilgimi çekti ki durup hemen küçük bir araştırma yaptım ve sayenizde harika detaylar öğrendim. Gerçekten de 1900’lerin başında Resneli Niyazi Bey’in kardeşi Resneli İhsan Bey tarafından yaptırılmış, mülk ve çevresindeki arazi uzun süre Resneli Ailesi’ne ait kalarak “Resneli Çiftliği/Konağı” olarak anılmış.
“Geyik muhabbetimize” ve hafızamıza kattığınız bu nefis köprü için tekrar teşekkürler, kaleminize sağlık. Selamlar.
Murat, yine keyifle okuduğum yazılarından birisi. Okurken sadece basketbol değil ona değer kattığın hikayeler de çok güzel. Yaptığın değerlendirmeler o kadar önemli ki umarım federasyondaki yöneticileri harekete geçirir. . Yazılarının her geçen gün edebi ustalığının artması da ayrıca güzel.
Sevgili Bahadır Abi, güzel ve yüreklendirici sözlerin için çok teşekkür ederim. Basketbolun sadece çizilmiş setlerden değil, hayatın ve kültürün kendisinden beslendiğine inanarak yazmaya çalışıyorum; bunun sizin gibi basketbol sevdalılarında böyle bir karşılık bulması beni çok mutlu ediyor.
Temennim aynı; sahadaki bu somut gözlemlerin ve dertlerimizin, kararları alan mekanizmalarda yapıcı bir harekete vesile olması. Güzel hislerin ve desteğin için tekrar teşekkürler, selamlar.
alt yapımızın kötü olduğunu kabullenmeden gelişme olmaz; herkes iyi derken neden değişikliğe gidilsin ki
Ellerinize sağlık. ‘Geyik muhabbetine’ farklı bir boyut kazandırmışsınız. Güzel düşünmek (doğrudan – yanlıştan bağımsız) için önce güzel insan olmak gerekiyor. İçinde yaşadığı toplumu (kendi bilgi/ilgi alanında) savunmak ve geliştirmek de yine güzel insanlara düşen zorlu bir görev. Ne yazık ki, (özellikle günümüzde) karar verici makamlarda olmak için gereken kriter güzel/bilgili insan olmak değil. Bizler yaşananları çaresizlik içinde seyrederken, (konudan bağımsız) bilgi aktarımları ile karşılaştığımızda, sadece bu nedenle sevinmek yerine hüzünleniyoruz. Bu yazınızı önerilerinizi değerlendirecek makamda olup da (sizin kadar) duyarlı davranma kavrayışına sahip insanların okuması çok önemli; hüzünlenmek yerine gereğini yapabilir belki… Saygılarımla…
Amerika son 8 yıldır u17 de dünya şampiyonu.
neden
daha çok fundamental
daha çok şut makinası
daha çok bireysel çalışma
daha fazla maç
daha tempolu oyun
daha cok oyuncu
daha çok takim
daha çok Koç
daha çok iş imkanı.
turkiyesde takım sayısı sınırlı
acilen BGL bin iptal edilip
üniversitesi liginin yada u18- u22 liginin kurulması gerekiyor.
Yazı çok güzel ama fiziki çözüm lazım.
oynamak icin Lig gerekiyor. üniversite ligine liderlik yapacak bir ekip gerekiyor.
hadi lütfen