Kuzey Ege’de tatilin rehaveti içinde telefona düşen bir mesajla irkildim. Liseden arkadaşım o meşhur deyimi sormuş: “Geyik muhabbeti nereden çıktı, hiç düşündün mü?” Cevabım kısaydı, biraz da başımdan atmak için geçiştirdim: “Vaktim olmadı.”
Aklım tam o sırada seyrettiğim U16 Milli Takımımızın Litvanya hazırlık maçındaydı. 2003 doğumlulardan bu yana kaçırmadan izlediğim Milli Takım jenerasyonlarının bu sezonki son halkası olan 2010’luları takip ediyor, birkaç hafta önce detaylı analiz ettiğim 2009 doğumluların U17 Dünya Şampiyonasının izlerini henüz üzerimden atamıyordum.
2000’li yılların başında İbrahim Kutluay’lar, Mehmet Okur’lar ile sahada antrenör olarak kulüp ve milli takımlarda bir hedef için kader birliği yaparken, şimdi onların çocuklarını izlemek bambaşka bir duygu. Babalarıyla geçirdiğimiz o yoğun mesailer, anılar… Neyse, “Geyik muhabbetine girmeyelim” diyeceğim ama gelin, bu deyimin ardındaki o hazin hikayeden yola çıkarak biraz saha içine, asıl meselemize girelim.
Ezber ile nereye kadar?
U16 takımımızın son iki maçını izlerken gördüğüm bazı artılar var: Sert bireysel savunma, spacing (hücumda alan paylaşımı) ve disiplinli oynanan set düzenleri. Tabii genç oldukları için geliştirmeleri gereken noktalar da var; savunma kaynaklı hızlı hücum sayıları, geçiş hücumlarında sayı üretmek, bitiriş kalitesi ve belki de en önemlisi: Oyunu okuma becerisi.
Bu yaş grubunda Yunanistan ile Litvanya’yı izlediğinizde, günümüz basketbolunun “oyunu okuyup tepki veren” (read and react) sistemine ne kadar yakın olduklarını görüyorsunuz. Biz ise maalesef, 2021’de Konya’da FIBA U18 Challengers turnuvasında yaşadığım o “tokat” gibi anın etkisinden tam çıkabilmiş değiliz. Milli takım başantrenörümüzün “Samet’e kadar oyna!” dediği o anı hatırlıyorum. Tercümesi şuydu: “Çizdiğim seti sonuna kadar oyna, topu atma, atak etme; rakip savunma ne yaparsa yapsın sen sadece söylediğimi yap.” 1980’lerin Spor Sergi Sarayı döneminden kalma bu anlayış, o turnuvada bizimle aynı grupta yer alan Polonya, Çekya ve Letonya gibi ülkeler tarafından çoktan terk edilmişti. Bizim altyapı liglerimizde ise hâlâ kas kuvvetine dayalı, tam saha baskı ve alan savunmasıyla hep beraber “günü kurtarma” peşindeyiz. Oysa basketbolda hem bireysel gelişim hem de üst düzey oyuncu olmak için; temel beceri, şut mekaniği, oyun zekası ve doğru pozisyon alma bilgisi oksijen gibidir. Olmazsa olamazsın…
Gelelim “Geyik Muhabbeti”ne…
Aslında bu deyim, tam da bugünkü durumumuzu özetleyen ve 1908 yılına dayanan gerçek bir tarihi olaydır. Meşrutiyet döneminde Resneli Niyazi Bey, dağlarda bulduğu evcil geyiği taburun sembolü yapar. İstanbul’a zaferle döndüklerinde öyle bir “geyik çılgınlığı” yaşanır ki; kartpostallar basılır, tiyatro oyunları sergilenir. İşin aslı unutulup memleket meseleleri bir kenara bırakılınca halk sitem eder: “Bırakın geyik muhabbetini de sadede gelelim!”
Biz basketbolseverlerin de dost meclislerinde yaptığımız o bitmek bilmeyen tartışmalar, aslında sahadaki asıl meselelerimizi konuşmaktan kaçtığımız birer “geyik” seviyesinde kalıyor. Peki, sadede nasıl geleceğiz?
Niyazi olmak zorunda mı?
Bu sene U17 Dünya Şampiyonası’nda ayakta alkışladığımız, turnuvayı 4. sırada tamamlayan o inatçı 2009 jenerasyonumuz, keşke ideal bir “proje takımı” olabilseydi. Önemli gelişim yaşlarında yerel liglerde Şubat-Mayıs arası fikstür sebebiyle maçsız kalmayan, en iyi takımların birbiriyle sezonda ikiden fazla maç yaptığı, 4 yıl boyunca aynı teknik ekip ve felsefeyle çalışan bir yapımız olabilseydi… Öyle ki; bu seneki 24 kişilik geniş kadroda yer alan 11 oyuncunun 2023’teki ilk milli takım kadrosuna hiç çağrılmamış isimlerden oluşması ve şampiyonada rakibimiz olan Avustralya forması giyen Yahya Başaran’ın Türkiye’de kalmasını sağlayacak şartların yaratılamamış olması bile sürecin yönetimi ile planlamasında kolektif bir akla ve desteğe ne kadar net ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor. Sadece dönemsel bir başarı da olsa 2009 doğumlular; küresel ve yerel sistemlerin ortaklaşa ürettiği ‘hibrit’ bir modelle milli duygularımızı zirveye çıkardı. Nitekim takımın %30’u, on altı yaşından beri basketbol ve akademik eğitimlerine yurt dışında devam ediyor.
Geyik muhabbetine de ara sıra dönmemiz lazım…Resneli Niyazi Bey, Balkan Savaşları’ndaki o kahramanlıklarına rağmen, bir suikast sonucu sokak ortasında hayatını kaybettiğinde halkın dillerine pelesenk olan o söz yankılanmıştı: “Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti Niyazi.”
Bizim gençlerimizin de Resneli Niyazi Bey ile aynı kaderi paylaşmaması, yeteneklerini doğru sistemlerle taçlandırabilmesi için kolektif bir akla ihtiyacımız var.
Basketbolda yöneticilik zor zanaat…Hele vizyon konulması gereken uluslararası konularda. Sorumlu olduğun alanı yönetmek önemlidir ancak orayı değerli kılmak, o yöneticiyi ustalık seviyesine çıkarır. Mesele sadece milli takım antrenörlerini seçmek değil; dünyada basketbola dair saha içi ve saha dışı tüm gelişmeleri süzgeçten geçirmek, ülkemizde gerekli değişim ile dönüşümü sağlayıp bunu genele yayabilmektir. Kuşaklar arası bağı kurmak, ortak bir oyun anlayışını ve basketbol kültürünü ülkeye yaymak ise tekil çabaları aşan bir vizyon gerektirir.
İyi niyetlerinden şüphe duymadığım bir-iki yöneticinin gayretinin ötesinde, altyapı milli takımlarımızı yönetenlerin özellikle teknik alanda uzmanlaşmış kolektif bir akla ihtiyaç duyduğu açıkça görülüyor. Birçok ülkenin çoktan benimsediği; ortak bir teknik anlayışa, sürdürülebilir bir planlamaya ve köklü bir oyun kültürüne dayanan bu dönüşüm, ancak bahsettiğim kolektif birliktelikle sağlanabilir.
Peki bu ilk adımı kim atmalı? Cevabı aslında uzağımızda değil. Bundan sekiz sene evvel ilk adımları atılan ama sonuçlanmayan “Milli Takımlar – Eğitim Kurulu” ortak akıl düzenine geçiş için geç kalınmış olsa da basketbolun bir “eğitim süreci” olduğuna inanan; Aydın Örs ve Çetin Yılmaz’ın liderlik ettiği Eğitim Kurulu’nun omuzlarında yükselen o sistem bilinci ve tecrübeden yardım alınmalıdır. Bana göre ustalarımın benimsediği “Görev alınmaz, verilir” anlayışı bu şartlarda geçerli olmasa da Türk basketbol tarihine altın harflerle geçen bu duayenlerin rehberliğinde altyapılarımız için kolektif bir akıl yeniden oluşturulabilir.
Tabii ki şu an işin başındaki yetkililer isterse… Kazananın yine kendileri olacağını bilmeli ve bu adımı atma cesaretini gösterebilmeliler. Resneli olmasa da Niyazilerin sayısını azaltmak için daha fazla geç kalmadan hamle yapmalılar.
Sizce de artık “geyik muhabbetini” bırakıp kolektif aklı hayata geçirmenin vakti gelmedi mi?
Murat Özyer
Basketbol İnsanı




Teşekkürler. Futbolda da yıllarca yaşıtlarından daha fizikli, yeteneği kısıtlı çocukları yukarı çıkardık maalesef. Geyik muhabbetine katkı 🙂 Bakırköy incirli caddesindeki “perili köşk” olarak bilinen konak da aslında Resneliler köşküdür,bahsettiğiniz Niyazi Bey’in kardeşi yaptırmıştır.
Değerli katkınız için çok teşekkür ederim. Maalesef sporumuzun ortak kanayan yaralarından biri de bu; fiziksel gelişimi erken tamamlayan çocuklarla günü kurtarma sevdası yüzünden gerçek yetenekleri ve oyun zekasını gözden kaçırıyoruz.
İncirli’deki Perili Köşk detayına gelince… Paylaşımınız öyle ilgimi çekti ki durup hemen küçük bir araştırma yaptım ve sayenizde harika detaylar öğrendim. Gerçekten de 1900’lerin başında Resneli Niyazi Bey’in kardeşi Resneli İhsan Bey tarafından yaptırılmış, mülk ve çevresindeki arazi uzun süre Resneli Ailesi’ne ait kalarak “Resneli Çiftliği/Konağı” olarak anılmış.
“Geyik muhabbetimize” ve hafızamıza kattığınız bu nefis köprü için tekrar teşekkürler, kaleminize sağlık. Selamlar.
Murat, yine keyifle okuduğum yazılarından birisi. Okurken sadece basketbol değil ona değer kattığın hikayeler de çok güzel. Yaptığın değerlendirmeler o kadar önemli ki umarım federasyondaki yöneticileri harekete geçirir. . Yazılarının her geçen gün edebi ustalığının artması da ayrıca güzel.
Sevgili Bahadır Abi, güzel ve yüreklendirici sözlerin için çok teşekkür ederim. Basketbolun sadece çizilmiş setlerden değil, hayatın ve kültürün kendisinden beslendiğine inanarak yazmaya çalışıyorum; bunun sizin gibi basketbol sevdalılarında böyle bir karşılık bulması beni çok mutlu ediyor.
Temennim aynı; sahadaki bu somut gözlemlerin ve dertlerimizin, kararları alan mekanizmalarda yapıcı bir harekete vesile olması. Güzel hislerin ve desteğin için tekrar teşekkürler, selamlar.
alt yapımızın kötü olduğunu kabullenmeden gelişme olmaz; herkes iyi derken neden değişikliğe gidilsin ki
Sayın okuyucum, katkınız için teşekkür ederim. Çok haklı bir noktaya değinmişsiniz; doğru teşhis koymadan ve mevcut durumu samimiyetle kabullenmeden tedaviye geçilemez. “İyiyiz” illüzyonunu kırıp gerçeklerle yüzleşmek, zaten bahsettiğimiz o köklü değişimin ve gelişimin ilk adımıdır. Selamlar.
Ellerinize sağlık. ‘Geyik muhabbetine’ farklı bir boyut kazandırmışsınız. Güzel düşünmek (doğrudan – yanlıştan bağımsız) için önce güzel insan olmak gerekiyor. İçinde yaşadığı toplumu (kendi bilgi/ilgi alanında) savunmak ve geliştirmek de yine güzel insanlara düşen zorlu bir görev. Ne yazık ki, (özellikle günümüzde) karar verici makamlarda olmak için gereken kriter güzel/bilgili insan olmak değil. Bizler yaşananları çaresizlik içinde seyrederken, (konudan bağımsız) bilgi aktarımları ile karşılaştığımızda, sadece bu nedenle sevinmek yerine hüzünleniyoruz. Bu yazınızı önerilerinizi değerlendirecek makamda olup da (sizin kadar) duyarlı davranma kavrayışına sahip insanların okuması çok önemli; hüzünlenmek yerine gereğini yapabilir belki… Saygılarımla…
Değerli okuyucum, derinlikli ve hassas değerlendirmeniz için yüreğinize sağlık. Dokunduğunuz “güzel insan olmak ve sorumluluk almak” vurgusu çok kıymetli.
Bizler hüznümüzü üretime ve sorumluluğa dönüştürmek, doğruları sesimiz yettiğince dile getirmek zorundayız. Umuyorum ki bu çağrılar, karar verici makamlarda yankı bulur ve hep birlikte hüzünlenmek yerine gereğinin yapıldığı günleri görürüz. Nazik yorumunuz için çok teşekkür ederim, selamlar.
Amerika son 8 yıldır u17 de dünya şampiyonu.
neden
daha çok fundamental
daha çok şut makinası
daha çok bireysel çalışma
daha fazla maç
daha tempolu oyun
daha cok oyuncu
daha çok takim
daha çok Koç
daha çok iş imkanı.
turkiyesde takım sayısı sınırlı
acilen BGL bin iptal edilip
üniversitesi liginin yada u18- u22 liginin kurulması gerekiyor.
Yazı çok güzel ama fiziki çözüm lazım.
oynamak icin Lig gerekiyor. üniversite ligine liderlik yapacak bir ekip gerekiyor.
hadi lütfen
Değerli Okuyucum, teknik katkıların için çok teşekkür ederim. ABD örneğindeki fundamental, bireysel çalışma ve maç sayısı vurgun son derece yerinde.
Buradaki tabloya bir-iki noktayı eklemekte fayda var: ABD’de yapı okullar üzerinden yükselirken, Avrupa’da kulüp sistemi, ülkemizde ise bunlara ek olarak spor okulları dinamiğiyle farklı bir yapı oluşmuş durumda. Dolayısıyla çözümü doğrudan Amerika’yı kopyalamakta aramak yerine; dünyadaki başarılı örnekleri kendi süzgecimizden geçirip ülke şartlarımıza hızla uyarlayabileceğimiz modeller geliştirmeliyiz.
BGL’nin her yıl değişen formatı benim de dikkatimi çekse de, var olan bir yapıyı tamamen kaldırmak yerine eksiklerini tamamlayıp doğru bir noktaya taşımayı daha doğru buluyorum. Bu anlayış ve çözüm önerileri karar vericiler tarafından ele alındığında, bahsettiğin o fiziki çözümlerin de adım adım hayata geçtiğini beraberce göreceğiz.
Kalemine sağlık, çalışmalarında başarılar dilerim.
Antrenör rumuzlu kardeşime asist yapayım.
Yazılanlara katılıyorum ve o organizasyonları saha dışında yapacak vasıflı idareci/yönetici saha içinde iyi ve yeterli sayıda hakem başlıklarında ilave ederim.
Değerli Okuyucum, harika bir “asist” olmuş, kaleme sağlık!
Çok doğru bir tamamlama; saha içindeki teknik gelişim, saha dışındaki liyakatli idareciler ve oyunun kalitesini/temposunu belirleyen yetkin hakem yönetimiyle bir bütündür. Tabloyu tamamlayan bu iki kritik başlığı eklediğin için teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dilerim. Selamlar.
Sevgili Murat merhaba.
Yazını büyük bir dikkatle 3 kez okudum. Eline, yüreğine ve aklına sağlık. Böyle bir yazı kaleme aldığın için çok teşekkür ediyorum.
Yazında tam 5 kez “ortak-kolektif akıl” geçmiş. Ve ısrarla bizlerin-ilgililerin! ortak bir akıl için bir araya gelmemizi istiyorsun…
Önerin son derece yerinde. Tavsiyeni çok doğru bulmakla birlikte üzülmedim desem inan ki doğru olmaz…
Sevgili Murat, düşünebiliyor musun; ‘takım sporu gibi ortak hareket edilmesinin olmazsa olmaz’ olduğu bir organizasyon da sen bizden kolektif davranmamızı, ortak akıl yürütmemizi istiyorsun. Sence ortada ciddi düzeyde bir ironi mevcut değil mi?
Yazında “günü kurtarma peşinde olduğumuzu ve oyun bilgisi ile doğru pozisyon almanın oksijen gibi” olmasından söz etmişsin… son derece yerinde bir istek…
Sevgili Murat bugün 2026 YKS sonuçları açıklandı sana buradan vereceğim bir kaç sonuç sözünü ettiğin ‘oksije’nin yani olmazsa olmazın neden olamayacağını resmi olarak açıklayacaktır…
YKS’de 2025 yılında 40 bin çocuğumuz sıfır çekerken 2026’da 67 bin çocuğumuz sıfır çekmiş ve fizik dersi sonuçları felsefeden daha başarılı çıkmış!.. Türkçe dersinde ise (yani ana dilimizde!!!) 2025’de doğru cevap 40 soruda, 21.2 doğru iken 2026’da 20.1’e gerilemiş…
Sevgili Murat, sorgulamayı beceremeyen, araştırma becerisi olmayan, akıl-mantık yürütme mekanizmasını devreye sokamayan, anadil becerisi her geçen sene geriye giden, kitap okuma olayı nerdeyse hiç olmayan antrenör ve çocuklarımızdan “oyun bilgisi, oyunu okuma becerisi ve akıl yürütme” bekliyorsun…
Sana bir soru sormak istiyorum:
ÖSYM’nin açıklamış olduğu bu resmi sonuçlara göre senin bu beklentinin olması sence mümkün olur mu?
Sevgilerimle.
Sevgili Naci Abi, Ayvalık’tan kucak dolusu sevgiler, selamlar.
Yazımı üç kez, böyle büyük bir dikkatle okuyup değer kattığın ve bu nitelikli değerlendirmeyi paylaştığın için çok teşekkür ederim.
Bugün sabah ben de Abbas Güçlü’nün sosyal medyadaki mesajından YKS sonuçlarında “sıfır çekenlerin” sayısının 67.000’i aştığı haberini okudum. LGS’de yüzlerce çocuğun 500 tam puan aldığı bir süreçten YKS’deki bu tabloya nasıl gelindiğini merak edip detaylı bir araştırma yaptım. Dertlerimizin ve merakımızın tam olarak aynı noktada buluşması hiç şaşırtıcı değil. Araştırdığım sonuçları sana özelden göndereceğim.
Gelelim “Mümkün olur mu?” soruna ve işaret ettiğin o haklı ironiye…
Yazımın kapanışı elbette görünürde “kolektif akıl” çağrısıyla bitiyor; ancak senin de yakaladığın gibi ara satırlarda farklı mesajlar da mevcut. Ben de “tecrübe kazanıp” yeterince “olgunlaşınca” bu kolektif aklı hayata geçireceğim. En azından içinde bulunduğumuz çevre ve camia için hâlâ genç bir öğrenci sayılırım 😉✌️. Ben büyüyünce sen beni o zaman gör…😃😉😎✌🏻
Naci Abi, şaka bir yana toplumsal ve eğitsel altyapımıza dair tespitlerine sonuna kadar katılıyorum. Zaten kolektif akıl dediğimiz olgu kimine göre mentorluk, kimine göre danışmanlık şeklinde hayata yansıyor. Benim bu konudaki duruşum net: Akıllı yönetici kendi aklını kullanır, usta yönetici ise başka akılları da sisteme katmayı bilir.
“Sence bu beklentinin karşılık bulması mümkün olur mu?” soruna vereceğim en samimi cevap ise şu: Denemeden bilemeyiz. Benim hayat görüşüm bu…
Tekrar yüreğine ve kalemine sağlık. En kısa sürede yüz yüze görüşmek dileğiyle, hürmet ve sevgilerimle.
Var olan zihniyetle basketbolumuzun ileri gitmesi veya başarılar ancak tesadüfi olur. Hala altyapı seçmelerinde şu yaşta şu boy aranıyor sonra Tbl ve Bsl’de boyu 1.90 altında bir sürü yabancı oyun kurucu transfer ediliyor.
Her kulvarda çifte standart, haksız rekabet var. Gençler gelişimlerinden önce bol sıfırlı kontrat alma peşinde. Aileler çocuklarına para kazanma aracı olarak bakıyor, menajerler her yerde. Yöneticiler basketboldan bihaber. Tbf anca tribüne oynuyor. Altyapı koçları geçim derdinde. A takım koçları da idealizmi bırakmış halde. Rüşvet, adam kayırma, bahis gibi rezillikler malum. Elimizdeki Yahya gibi değerleri de kaptırıyoruz ki ûlkenin ve basketbolun mevcut haliyle onlara kızamayız.
İşimiz çok zor maalesef.
Değerli Okuyucum,
Kaleme aldığınız her satırda sahadaki çarpıklıklara duyduğunuz o derin kırgınlığı ve öfkeyi hissetmemek mümkün değil. Seçmelerdeki sığ boy kriterlerinden erken yaşta paraya odaklanan yapılara, idealizmini yitirmiş antrenörlerden liyakatsiz yönetici profillerine kadar saydığınız tüm teşhisler ne yazık ki sistemimizin kanayan önemli yaralarıdır.
Haklısınız; bu zihniyetle gelen başarılar tesadüfi olmaktan öteye geçemez. Ancak tüm bu olumsuz tabloya rağmen teslim olmamak, doğruları söylemeye ve mücadele etmeye devam etmek zorundayız. Karamsarlığınızı çok iyi anlamakla birlikte, sizin gibi bu aksaklıkların farkında olan bilinçli basketbol insanlarının varlığı bile bir umuttur. Katkınız ve içten teşhisleriniz için teşekkür ederim.
Sayın Murat Özyer bir sporcu velisi ve Ankara’da ikamet eden biri olarak bir atasözü ile başlamak isterim. ” Beterin beteri var. ” Evet biz Ankara’dan Bursa İstanbul ve İzmir e imrenerek bakıyoruz. Özellikle milli takımı merkeze alarak özelden genele sorunları dile getirdiniz. Çünkü farkındalık yaratmak adına milli takımdan bir pencere açıp genelleme yapmak çok yerinde. Evet Ankara basketbolu diğer illere göre maalesef çok yetersiz kalıyor. Yapılan maç sayısı başta olmak üzere bir çok alanda çocukların gelişimi diğer illere göre çok yetersiz kalıyor. Anadolu yu yazmak bile istemiyorum. Ben Ankara özelinde maalesef basketbol alt yapısına yapılan yatırımın yetiştirici klüp anlayışından çok yarışmacı klüp anlayışına yakın olduğunu gözlemliyorum. Şu an için oğlumun oynadığı klüp ve bir kaç klüp hariç maalesef Ankara basketbolu bu çocukların fiziksel ve piskolojik gelişiminden çok en hazır olan en çabuk olan çocuklarla gerek önde baskı gerekse zone savunma anlayışı ile başarıyı hemen elde edelim sosyal medya’nın da gücü ile kayıtlarımız artsın anlayışıyla hareket ediyorlar. Ben objektif ve çocuğunun da gerçekliğini bilen bir veli olarak maalesef bu anlayışın mağdurlarındandım. Ancak çok şükür çocuğumun iki yıldır doğru eller de ve yaklaşımda yetiştiğini görmek beni mutlu ediyor. Olaya süre odaklı bakan bir veli de değilim. Tabii bu süreçte maalesef velilerin de anlayışlı olmaları gerekiyor. Spor kulüpleri Özellikle 12-13-14 yaşların da çocuklarımızın gelişimi odaklı bakmalı basketbola. Sizleri de çok yormadan ufak bir anımı paylaşayım. Konya’da yapılan U 14 Türkiye şampiyonasında ilk dörde kalan takımlardan birinin velisi çocuğumun 35 dakika oynamasına rağmen çok şikayetçiydi ben de kendisiyle sohbet etme fırsatı buldum çocuğunu çok oynamasını çok önemli olmadığını sürekli o takımın koçunu set çizip çocukları o sete maruz bıraktığından şikayet ediyordu. Halbuki U14 şampiyonluk Anadolu Efes de izlediğim kadarıyla maç boyunca çizilen set dördü geçmemiştir. Çocukların birebir gelişimini destekleyen zone savunmasından uzak bir anlayışa ihtiyacımız var. Türkiye şampiyonası finallerine çıkmış bir takımda bile zorunlu set oynama alışkanlığı olduğu sürece diğer kulüpler ne yapsın.
Sertan Bey merhaba,
Ankara basketbolunun içinden, bir veli gözüyle getirdiğiniz bu kıymetli ve objektif analiz için çok teşekkür ederim. Anadolu’daki ve Ankara’daki maç sayısı eksikliği ile “gelişim odaklı” değil “skor ve sosyal medya odaklı” kulüp anlayışı ne yazık ki önemli konulardan bazıları.
U14 seviyesindeki o şampiyona anınız konunun tam kalbidir: Küçük yaş gruplarında çocuklara set ezberletmek, alan savunmasıyla skora yatmak ve birebir gelişimlerini kısıtlamak erken yaşta “sahte başarılar” üretir ama uzun vadede oyuncuyu yok eder. Çağdaş basketbol merkeze park edilen setlerle değil, karar verme yeteneği ve fundamental ile gelişir.
Sizin gibi farkındalığı yüksek, maça süre odaklı değil gelişim odaklı bakan velilerimizin sayısı arttıkça sistem de dönüşmek zorunda kalacaktır. Selam ve saygılarımla
Bende Ankara’lı bir basketbol sever ve U14 velisi olarak paylaşımlarınıza katılıyorum. Bir konu içinde tekrar görüşlerini paylaşmak istiyorum. Basketbol camiası ve sosyal medyası bazı oyuncuları ve oyunlarını çok fazla öne çıkarınca diğer çocuklarda bazı nedenlerden dolayı umutsuzluğa yol açabiliyor. 14-15-16 hatta 18 de bile yıldız gibi göstermek ve kahraman ilan etmek yanlış. Özellikle bunu camianın içinde olan eski basketbolcu çocukları için yapmak velilerde ve çocuklarda acaba boşuna mı kürek çekiyoruz hissi yaratabiliyor.
Saygılar.
Erkan Bey merhaba,
Basketbol gelişimi bir 100 metre deparı değil, uzun soluklu bir maratondur. 14 yaşında “yıldız” denen kaç oyuncunun profesyonel seviyeye çıkabildiğini tarih bize defalarca gösterdi. Sizin vesilenizle tüm velilerimize seslenmiş olalım: Lütfen bu erken parlatmalara bakıp umutsuzluğa kapılmayın; sabırla, doğru çalışmayla ve öz-disiplinle yoluna devam eden yetenekler eninde sonunda hak ettiği yeri bulacaktır. Nazik katkınız için saygılarımı sunarım.