Bu haftaki okumalarımdan birinde, Duke Kadın Basketbol Takımı Koçu Kara Lawson’ın “Handle Hard Better” (Zorlukları Daha İyi Yönetmek) felsefesiyle karşılaştım. Özellikle bu yaklaşımın iş dünyasına nasıl uyarlandığını anlatan yazılar oldukça ilgi çekiciydi. Spor yönetimiyle ilgilenenlerin mutlaka göz atmasında fayda var.
Koç Lawson’ın elit spor dünyasından kurumsal hayata taşıdığı bu felsefe, dayanıklılığı pasif bir savunma refleksi olarak değil, proaktif biçimde inşa edilmesi gereken bir performans kapasitesi olarak ele alıyor. Lawson’ın metodolojisinin, Harvard Business School’dan Heidi Gardner’ın analitik çalışmalarıyla birlikte; baskı altında ezilen değil, baskıyı yakıta dönüştüren liderlik modellerini tanımladığını öğrendim.
“Liderin gücünü belirleyen unsurlardan biri dayanıklılıktır. Fırtınanın geçmesini beklemek değil, fırtınanın ortasında yüksek hızda manevra yapabilme yeteneğidir.”
Bu felsefe ile ilgili makaleleri okurken, Ergin Ataman’ın Panathinaikos’u Grant’ın son saniye basketiyle Real Madrid karşısında galibiyete taşıdığı an geldi aklıma. Galiba yeni bir yazının zamanıydı.
Liderlikte Handle Hard Better yaklaşımı, dışsal değişkenlerin (koşullar, krizler, yoğunluk) büyük ölçüde sabit olduğunu, esas değişkenin ise içsel kapasite olduğunu kabul ediyor. Dayanıklılık bir varış noktası değil, sürekli gelişen bir süreç olarak tanımlıyor. Bu zihinsel dönüşüm, liderin enerjisini “şikâyet etmekten” alıp “kapasite inşa etmeye” yönlendireceğini, her şeyin düzeleceği o “sihirli anı” beklemeyi bırakarak, liderliğin gerçek anlamda genişleyeceğini savunuyor.
Atina’daki Fırtına
Panathinaikos gibi kulüpler sezonda beklenmedik bir maç kaybettiklerinde; çok ve büyük dalgaların olduğu fırtınalar yaşar.
Yunan Ligi’ndeki Aris mağlubiyeti sonrası Başkan Dimitris Giannakopoulos’un sert çıkışı da tam olarak buydu: bir sonuçtan ziyade, güçlü bir psikolojik fırtına.
“Yüzünüz varsa hepiniz istifa edersiniz” cümlesi basketbol tarihinde ilk kez duyulmadı. Ancak bu sözlerin kimden, hangi kulüpte ve hangi zamanda geldiği, onları sıradan bir öfke patlamasından ayırdı.
Asıl soru şuydu:
Bu gürültünün içinde kim oyuna odaklanacak, kim sosyal medyada kavga edecek?
* Sakinlik mi?– Boyun Eğme mi?*
Giannakopoulos’un iki gün arayla paylaştığı iki video, kulüp içindeki dalgaların boyutunu net biçimde özetliyordu:
• Birinde öfke,
• Diğerinde hedef.
Bu tip başkanların duygularını perde arkasında değil, sahnenin ortasında yaşadığını çoğumuz biliyoruz; hatta çoğumuz buna koç veya yönetici olarak bizzat şahit olduk.
Bu yönetim tarzı herkes için kolay değildir ama Panathinaikos tarihi için de yabancı sayılmaz.
Bu noktada Ergin Ataman’ın tavrı, kimi çevrelerce “sessiz liderlik”, kimilerince ise “boyun eğmek” olarak yorumlandı.
Benim bakış açıma göre tablo farklıydı:
Başkanın teknik ekip ve oyuncuları dahil ettiği ilk açıklamasındaki içerik ve tonu Ergin Ataman kişisel onur–makam eksenine taşımadı. O, meseleyi enerji–hedef–sonuç düzleminde tuttu.
Çünkü bazı anlarda cevap vermek dik duruştur; bazı anlarda ise cevap vermemek liderliktir.
Ataman’ın Real Madrid maçı öncesi açıklamalarında OLMAYANLAR dikkat çekiciydi:
• Mağduriyet, polemik, sitem
Bunların yerine olanlar vardı:
• Gerçeklik (sakatlıklar, yorgunluk)
• Süreç (çift maç haftası)
• Hedef (ilk dört, saha avantajı)
Bu yaklaşım benim için klasik bir kriz yönetiminden çok, krizi oyuna dönüştürebilme becerisini tarif ediyordu.
Sosyal medyada yaşanan fırtına elbette “neden istifa etmedi?” sorusunu gündeme getirebilir.
Ben ise sürece; kendi seyircisi önünde geriye düşülen Real Madrid maçında son saniye basketiyle gelen galibiyete, tribünlerin ve oyuncuların sahadaki olumlu davranışlarına bakarak, meseleyi daha çok “Koç bu süreci nasıl bu noktaya getirdi?” penceresinden okumayı tercih ediyorum. Kulübün 118. kuruluş yıldönümüne denk gelen galibiyet sonrası Ergin Ataman’ın verdiği cevap netti:
“Başkanın bu mesajı beni motive etti.”
Bana göre bu ifade bir zayıflık değil, bir kontrol cümlesidir.
Çünkü kontrol; başkanın ne söylediğinden çok, Cedi Osman’ın da röportajında ifade ettiği gibi takımın buna nasıl tepki verdiğiyle ilgilidir.
Tam bu noktada liderlik önce başantrenöre düşer. Meydan okumayı kabul ettiğinde; takım ve taraftar seninle birlikteyse, tek maçlık skordan bağımsız olarak “kazanmaya” doğru güçlü bir adım atılmış olur.
Cedi Osman’ın Penceresinden
Cedi Osman’ın açıklaması sade ama son derece vurucuydu:
“Önemli olan bizim buna nasıl tepki verdiğimiz.”
Bu, bir oyuncunun kurabileceği en olgun cümlelerden biridir.
Çünkü oyuncu şunu bilir:
• Başkan konuşur,
• Koç yönlendirir,
• Oyunu sahada biz oynarız.
Cedi’nin mesajı nettir:
“Gürültü dışarıda, hedef içeride.”
Bu da bize şunu gösteriyor: Takımı bir arada tutan değerler henüz erozyona uğramış değil ve soyunma odası hala bu takımı ayakta tutabiliyor.
Büyük ve Taraftarlı Kulüplerde Fırtınalar Bitmez
Panathinaikos’ta yaşananlar bir istisna değil, doğal bir döngüdür.
Büyük hedefler, büyük baskı üretir. Büyük baskı da büyük dalgalar yaratır. Bu dalgaları herkes yönetemez:
• Kimi savrulur,
• Kimi kavga eder,
• Kimi vazgeçer, ayrılır.
Bazıları ise dalgayı sörfe çevirir.
Bence Ergin Ataman’ın yaptığı tam olarak buydu.
Sizi Duyuyorum…
Bu yazı bir taraf tutma yazısı değil. Bu yazı, büyük kulüplerde hayatta kalma kılavuzudur.
Bir Amerikalı arkadaşımın da söylediği gibi, business mindset (Profesyonel düşünce yapısı) profesyonellikte liderliğin temel şartlarından biridir.
Sosyal medyada kazanılan tartışmalar:
• Kupa getirmez,
• Sezon kurtarmaz.
Ama sakin kalanlar:
• Oyunu kontrol eder,
• Takımı ayakta tutar,
• Tarihi anları yönetir.
Evet, sizi duyuyorum.
Jerian Grant’in son saniyede attığı şut girmeseydi, Panathinaikos’ta hayat bu şekilde devam eder miydi? Aynı yazı yazılır mıydı?
Cevabım net:
Ben yazmak istediğim zaman yazıyorum. O şut girmeseydi de yazabilirdim. Elbette gelişmelere ve tepkilere göre metnin tonu değişebilirdi. Ancak krizi oyuna çevirme becerisi ve süreç kontrolü yine ana vurgular olurdu.
Sezon hala devam ediyor.
Her takım için cevaplanmamış sorular masada duruyor.
Kimileri bu fırtınadan güçlenerek çıkacak, kimileri ise iz bırakmadan geçip gidecek.
Hangisinin hangisi olacağını ise zaman ve saha gösterecek.
Murat Özyer
Basketbol İnsanı




Murat Özyer’e Türkçe düzeltmesi: “yazılar oldukça ilgi çekiciydi” denilmez “yazılar çok ilgi çekiciydi” denir. “Oldukça” belirteci “çok” anlamına gelmez. TDK güncel sözlükteki tanımı: olabildiğince, yeterince, epeyce şeklindedir. Günümüzdeki yaygın kullanımı yanlıştır. Doğru olan anlamı “aşırı, çok, fazla vb.” değil “bir hayli, yetecek ölçüde”dir.
Açın bir sözlüğe bakın diyeceğim ama yurdum insanı asla ve asla sözlük kullanmaz!
“Yazılar bir hayli ilgi çekiciydi.” (*Ucuz Roman’da Travolta’nın sağa sola şaşkın bakışıyla sorguladı.)
Hem bilgilendirici hem de keyifle okunan bir yazı olmuş. Elinize sağlık Sn Özyer. Aynı yaklaşım devletlerden tutun da kişilere kadar geçerli değil mi? Uluslararası ilişkilerde buna reel politik denir. Fanatizme esir olmuş her devlet çöküşe ve yok oluşa dümen kırmıştır. Mevcut gerçeklere göre plan ve öngörü yapanlar bir şekilde uyum sağlayıp devam edebilmişlerdir…
Emre Bey,
Dil konusundaki hassasiyetiniz için teşekkür ederim. “Oldukça” kelimesinin anlam alanı üzerine yaptığınız hatırlatma doğru; Türkçede birçok zarfın kullanımında zamanla anlam genişlemesi yaşanabiliyor. Güncel kullanımda “oldukça”nın “epey/çok” anlamında kullanımı da yaygınlaşmış durumda ve yazıda bunu daha çok akıcılık tercihi olarak kullandım.
Yine de dil üzerine yapılan her dikkatli katkıyı değerli buluyorum. Basketbol yazarken de, Türkçe yazarken de öğrenme sürecinin bitmediğine inanıyorum. Katkınız için teşekkürler.
Eline sağlık hocam… Bazıları yine önyargıları ile okuduğunu anla(ma)yıp işine geldiğini yorumlayacak.Bunlar, benim bu site ve kardeş sitede akıllara kazıdığım tabirle “Atamanfobik” arkadaşlar… Dolayısıyla onlara yapacak birşey yok!!! Amma velakin daha önce de yazdığım gibi basketbol yönetici kültürü eskisi gibi değil, bknz geçenlerdeki Hapoel başkanı veya Pana başkanı… Parayı ben veriyorum, ne istersem yaparım kompleksini daha çok görüyoruz. Çoğunlukla kuru sıkı konuşur bu tipler ve her zaman geri adım atar ki basketfaul yazarları “geri adım gelebilir başkandan” dedikleri an farklı bir video ile konuyu başka yere getirdi Pana başkanı… Bizim ülkemizde de çok olmadı mı? Biz ne büyük başganlardan “sahaya çıkmayız” ,”ligden çekiliviz” tehditlerini kuru sıkı olarak dinledik yıllarca… Siz de hatırlarsınız , sadece tek bir başkan bu tarzda bir sözünün arkasında durdu. Galatasaray lig finalinde haksızlıkları , talimatları ve kişisel ilişkileri açıklayıp “bu durumda sahaya çıkmam” dedi ve sahaya da çıkmadı.Düşünün federasyon başkanı canlı yayına bağlanıp “hataların olabileceğini belirtip” resmen ağlamıştı çaresizlikten!!! İşin enteresan tarafı bu sözünde duran tek başkan belki de Galatasaray tarihinin en başarısız başkanı Ünal Aysal’dı!!!
Mertbaba,
Teşekkür ederim. Spor yöneticiliğinin doğası gerçekten değişti. Basketbol ekonomisi büyüdükçe başkan profilleri ve iletişim tarzları da değişti, değişiyor. Ancak uzun vadede kalıcı olanın, anlık çıkışlardan çok akıllı -mantıklı olan ve sürekliliğe inan olduğunu düşünüyorum.
Tarihimizde de Avrupa basketbolunda da, yüksek sesli söylemler kadar perde arkasındaki yönetim kalitesinin belirleyici olduğunu defalarca gördük. Benim ilgimi çeken taraf da tam olarak bu: saha içi başarı ile yönetim kültürü arasındaki bağ…
👏👏👏
İnsaf, basketbol insanı Murat Özyer ! Bir Türk basketbolseverinin ne umrunda bize en çok nefret kusan en çok küstahlık eden, hatta tek taraflı düşmanca kalleşce eylemlerine asla ara vermeyen (basketbol spor ve herşeyde) ülkelerin takımlarının dertleri ? Bu polyanamsı anlaşılmaz sevda ve ilgi nereden geliyor ? Yabancı ülke takımları sözkonusu olacaksa, aramızda duygusal yakınlık olan ülkelerin takımlarının durumları neden daha ilginç olamıyor ? Mesela bir zamanların şampiyon kulüpler kupası (euroleague) şampiyonu KK Bosna (adı salonda yaşayan Mirza Delibasiç, Svetislav Pesiç, Sabahudin Bilaloviç…) bugün niye FIBA europe cup’ta diye masaya yatıran bir basketbol insanı neden yok ? Oraya gelene kadar kendi ülkemizde erkek basketbolunun son 10 yıldaki 3 numarası (euroleague’deki üçüncü “Türk” ) Daçka nasıl oldu da küme düştü vb vb tek bir satır yazan yok, ama pananaykosun veya sırp partizanın derdini dert edinenler var, buradaki mantığı izah edebilecek bir homo sapiens var mıdır ?
Aynı yazıyı mı okuduk?
Spor insanı ne yapmalı yani, milliyetçi duygularla mı belirlemeli yazmak istediği konuyu? Yunanistan’da bizim takımlarımız hakkında yazılar yazılmıyor mu?
Avrupa basketbol gündemini takip edenler için çok da düzgün bir yazı olmuş. İyi ki de yayınlanması için sizden onay alınmamış.
Pana örneğinde kendi takımlarımız için de geçerli olabilecek bir sorun yaşanıyor. Gözümüzün önünde yaşanan bu çalkantıları inceleyerek kendi takımlarımız için önlemler almayalım mı?
Sizi bu gereksiz spor milliyetçiliği tavrınızdan dolayı kınıyor, Murat Özyer’e güzel yazısı için teşekkür ediyorum.
Spor barış, kardeşliktir.
Sporsever,
Sorduğunuz soru aslında spor yazarlığının kapsamıyla ilgili önemli bir tartışma. Ben kulüpleri milliyetleri üzerinden değil, basketbol ekosisteminin parçaları olarak ele alıyorum. Panathinaikos ya da Partizan üzerine yazmak, onlara “duygusal yakınlık” duymaktan çok, Avrupa basketbolunda etkili olan yapıların dinamiklerini anlamaya çalışmakla ilgili.
Aynı şekilde Türk kulüplerinin yaşadığı süreç de, Türk basketbolunun yapısal meseleleri de yazılmaya değer konular ve zaman zaman bunlara da değiniyorum. Avrupa basketbolunu bir bütün olarak okumadan kendi basketbolumuzu sağlıklı analiz etmenin zor olduğuna inanıyorum. Dışarıdaki örnekler çoğu zaman içerideki sorunları ve fırsatları daha net görmemizi sağlıyor…
Pananaykosseverlere travma üsütne travma: Kadın basketbolunu seyrek izlesem de ülkemizde sempati duyulan pananaykos, eurocup çeyrek finali ilk maçında, aynı “sempatizan” kesim tarafından geçen yıla dek FB’ye karşı hararetle desteklenen Çimsa ÇBK’ya bu gece sahasında mağlup oldu. ÇBK antrenörü daha önce iki dönem FB’de görev yapmış, Avrupa kadın basketbolunun en kariyerli antrenörlerinden Yorgo (Kendini “Corc” diye sunsa da kökeni malumunuz) Dikelukas ! Çok soğukkanlı ve beyefendi bir kişiliktir. Ülkemizde görev yapan kadın antrenörler arasında ise Hatayspor’da yıllarca çalışan bir Yunanlı hanım da vardı. FB ile EL şampiyonluğuna kanatlanan ünlü Sırp ve Fransız kadın hocalar da saygın izlenimler bıraktılar. Bizim yerliler arasında ise elit kadın hoca duymamıştım. Ama bugünkü maçta bizim taraftaki Yorgo’nun rakibinin adı Selen Eldem’miş. Hiç tanımam, ama verdiği görüntü şöyle: Simsiyah takım, ince upuzun topuklar, hakemlerle ve oyuncularla başını öne eğerek dimdik baktığı gözleriyle “iletişim”, maç sonunda “vatandaşı” stafın yüzüne bakmadan lütfedip de uzatır gibi yaptığı eliyle güya tokalaşma… ego abidesi hafif kalır, adeta dragula şatosundan çıkmış bir kontes ! Bizim ülkemizde çalışan yabancı kadın koçların (Yunanlısı dahil) tevazusu nerde, bu nerde ? Psikopat başkan “ilginç” Türkleri sırayla işbaşına getiriyor, kulübünün futbol ve erkek-kadın basketbol takımlarının başına… Bu tür Türklerle övünen Türklerin bolluğu ise Türkiye’nin handikapı. (Benzer bir kesim de dallamanın önde gideni bir Sırp ile övünüyor, kulüplerinde çalışıyor diye) Hele bir de Mersin’de eleniversin Atinalılar, kimbilir, basketbol medyamızda Yunan kulübünün “kasırgaya” tutuluşu üzerine makaleler de görürüz. Ama kadın-erkek birarada Euroleague şampiyonluğu kovalayan ve alan, Avrupa basketbol tarihinin altını üstüne getiren kulübümüzün estirdiği “kasırga” ve kulüp olarak buralara kadar nasıl böyle çok yönlü tırmandığı üzerine bir değerlendirme eminim göremeyiz, şimdiye dek göremediğimiz gibi.
Sporsever’e,
Basketbol sahası bazen bir tiyatro sahnesi gibi; herkesin rolü, tarzı ve yorumu farklı. Kimi daha teatral, kimi daha minimalist… Yazıda da değindiğim gibi ben istediğim zaman ve istediğim konuda yazabiliyorum. Herhangi bir yere bağlı olmamak konu ve zamanlama tercihini tamamen bana bırakıyor; bu da yazarken insana ayrı bir özgürlük ve huzur veriyor.
Ülkemizde Türk ve yabancı pek çok renkli örnek var — yazmak isteyen için malzeme gerçekten bol. Belki de esas mesleğim yazarlık olmadığı için, konulara ve kavramlara biraz dışarıdan, farklı bir pencereden bakabiliyorum. İlginiz ve nazik yorumunuz için teşekkür ederim.
Gördüğüm kadarıyla Sayın Özyer’in makalesine yazdığım eleştiri (seviyesi ile başa çıkamayacağınız/yanıt veremeyeceğiniz için olsa gerek) hoşunuza gitmemiş ve sansür uygulamışsınız. Ben o eleştiriyi yazarken ne sizlerin ne de Sayın Özyer’in yanıt vermesini beklemiştim. Zaten nasıl yanıt verebilirsiniz ki? Sayın Özyer de kendi eşiti futbol taraftarları ile mektuplaşmış. Kendiniz çalıp kendiniz oynamışsınız. Umarım yazıda belirtildiği gibi, zamanı anlayan sizlerle birlikte Ataman da bu yılın sonunda bir kupa daha kazanabilir. Bunca hakarete ve tükürüğe bulanmış kupayı da sizlere ithaf eder ve birlikte saklarsınız, nerede bilemem, çok önemsediğiniz (güya) genç basketbolculara örnek gösterebilir misiniz bilemem. Bir şeyi bilmenizi isterim; sağdan soldan aldığınız düşünce açıklamalarını eklektik olarak alt alta sıraladığınızda ortaya çıkan şey her zaman anlam bütünlüğü oluşturan fikir açıklaması, makale olmuyor. (Örnek yazınız) Sonuç; aslında hiçbir konuda objektif tarafsız bir fikre sahip değilsiniz, ‘o ana’ ve kişisel ilişkilerinize uygun şekil aldığınızı düşünüyorum.
Sayın Basketbolsever,
Öncelikle vakit ayırıp görüşlerinizi paylaştığınız için teşekkürler. Yazılarımda temel gayem, basketbolun teknik ve yönetsel dinamiklerini kendi penceremden analiz etmektir. Elbette her analiz, doğası gereği bir bakış açısı içerir ve bu bakış açısının herkesle örtüşmemesi düşünce dünyasının zenginliğidir.
Yazılarımda kişisel ilişkilerin değil, sahadaki ve yönetimdeki gerçeklerin teknik bir okumasını yapmaya gayret ediyorum. Genç sporcularımıza ve basketbol insanlarına örnek gösterme konusundaki hassasiyetinize katılıyorum; ancak ben bu örneği nefret söylemi veya kutuplaşma üzerinden değil, oyunun profesyonel gerekleri ve başarı disiplini üzerinden kurmayı tercih ediyorum.
Fikirlerimin ‘eklektik’ veya ‘parçalı’ görünmesi sizin takdirinizdir; ancak her analiz, o anın ruhunu ve basketbolun değişen dinamiklerini anlama çabasının bir ürünüdür. Farklı renklerin ve sert de olsa seviyeli eleştirilerin basketbol kamuoyuna katkı sağladığına inanıyorum.
Saygılarımla
Murat Özyer
Sayın Özyer, yanıt verme nezaketi gösterdiğiniz, hele de bir eleştiriden çok (haddimi aşarak) bir tepki mesajı olan seviyesizliğime (sizden özür dilerim) aldırış etmeden verdiğiniz seviyeli yanıtınız için size çok teşekkür ederim. Fakat benim sizden beklediğim, eleştiri mahiyetindeki ilk mesajıma yanıt vermenizdi. Bunu çok isterdim. Saygılarımla…