Değerli Antrenör, Öğretmen, Yönetici Arkadaşlarımız ve Okurlarımız;
Sömestr tatiline kısa bir süre kala ara ara görüştüğümüz bir aile ile bir araya geldik. Anne ve baba çocuklarının artık eskisi kadar soru sormadığını, merak duygusunun kaybolmaya başladığını ve bunların hepsinden öte kısa bir süre önce itiraz ettiği birçok şeyi artık itiraz etmeden kabullendiğini üzülerek endişe içinde söyledi.
Çocuklarının daha önceki yaratıcı yanının neredeyse ortadan kalktığını ifade ettikten sonra bu durumdan dolayı büyük rahatsızlık duyduklarını ne yapacaklarını bilmediklerini belirttiler.
Değerli anne ve babayı dinlerken bir yandan da doğduğundan beri sevgili eşim Filiz’le birlikte destek verdiğimiz torunumuzda benzer hataları yapıp yapmadığımızı da sorguladım.
Açıkçası bu durum beni idarecilik dönemimde de rahatsız ederdi. Çocuğun en önemli sosyalleşme süreci olan okul hayatında analitik düşünmesine ket vuran ezbere dayalı eğitim sisteminin üstüne, sınıfta öğretmen korkusundan dolayı düşüncesini rahatlıkla söyleyememesi, okulun-idarenin yaptırım gücünden dolayı çocuğun sesini çıkaramaması ve üstüne evde anne baba korkusundan dolayı kendini ifade edememesi bir çocuk için olabilecek en olumsuz senaryodur.
Değerli Antrenör, Öğretmen, Yönetici arkadaşlarım ve Okurlarımız;
Okul idareciliği yıllarımda gitmiş olduğum çalıştaylarda çocuklarda yaratıcılığı geliştirme adına eğitimler almama rağmen anne ve babamızla konuşmamız üzerine ‘Yaratıcılık Neden ve Nasıl Ölür’ üzerine yeni makaleler okudum.
Prof. Dr. Sayın Tanıl Kılınç’ın 9 Haziran 2022’de yayınlanan ‘Geleneksel Kültürümüz Yaratıcılığı Nasıl Öldürüyor?’ makalesinden yapacağım alıntılarla ‘yaratıcılık’ konusunda neden başarısız olduğumuzu anlatmaya çalışacağım.
Sayın Kılınç yaratıcılığı şöyle tanımlıyor:
“Daha önce aralarında ilişki kurulmamış nesneler ya da düşünceler arasında ilişki kurulması anlamına gelir. Kavramsal olarak yaratıcılık, bilginin alınması ve yeni bir şekil alana ya da yeni bir düşünce oluşturana kadar şekil verilmesi ve yeniden düzenlenmesi olarak tanımlanabilir. Başka bir ifade ile yaratıcı kişi mevcut olgular arasındaki bağlantıyı kurar ve bir keşfi gerçekleştirir.” Sonuç olarak yaratıcılık bir ‘HAYAL KURMA’dır.
Kılınç, yapılan araştırmalarda yaratıcılığın geliştirilebileceğini, belirli bir zekâ düzeyi aşıldığında zekâ ile yaratıcılık arasında bir korelasyonun bulunmadığını, yıllardır var olan ‘zekâ ile yaratıcılık arasındaki paralellik’ kanaatini de yapılmış olan araştırmaların ortadan kaldırdığını belirtmiştir.
Değerli Antrenör, Öğretmen, Yönetici Arkadaşlarım ve Okurlarımız;
Yaratıcılığı bitiren, baltalayan konuları ise Prof. Dr. Sayın Tanıl Kılınç şöyle anlatıyor;
“Çocukluk dönemi yaratıcılığın en yüksek olduğu dönemdir. Henüz toplumsal baskı oluşmadığı için merak, hayal kurma, oyun oynama ve soru sorma gibi davranışlar yoğunluktadır.
Genel olarak pek çok toplumda yaratıcılığın ilk baltalanma noktası ailelerin okul öncesi yaklaşımları ile başlar. Çocuklar çok sorgulayıcıdır. En derin bilimsel soruları sorarlar: ‘Ay neden yuvarlaktır?’, ‘gök neden mavidir?’ Bu tarzda sorular batılı kültürlerde liseye gelene kadar sorulurken bizde İlkokuldan itibaren sorulmaz hale gelir.”
Bu bağlamda Sayın Kılınç, “Geleneksel Türk Kültürü”nün yaratıcılığı ve yaratıcı düşünceyi engelleyici bir nitelik taşıdığını belirtmektedir.
Geleneksel Türk Kültürü’nün etkileşim modeli üzerine çalışan Üstün Dökmen Hocamız, Türk toplumunun baskın etkileşim yaklaşımının ‘Ebeveyn-Çocuk’ etkileşim tarzına dayandığını belirtmiştir. Yaratıcılık potansiyelinin en fazla açığa çıktığı tarzın ‘Yetişkin-Yetişkin’ etkileşimi olmasına karşılık; ‘Ebeveyn-Çocuk’ etkileşimli toplumlarda yetişkin rolünün sergilenmesi ayıp sayılır.
‘Bu tür toplumlarda doğallık bastırılmıştır. Kişinin kendi aklını sergilemesi hoş karşılanmaz. Önemli olan kuralların konulması ve onlara uyulmasıdır, yaratıcılığa olumlu bakılmaz!’
‘Bir bilene danışılması ve onun önerilerinin sorgusuz kabul edilmesi esastır. Bireyselleşmek, ben bunu yaptım demek, başkalarından farklı olarak kendi akılları doğrultusunda davranmak hoşa gitmeyen davranışlardır.’
Yaratıcılığı tanımlamada en sık kullanılan kavramların;
Sorgulamak,
Araştırmak,
Bulmak,
Yenilik yaratmak,
Bilgi sınırlarını genişletmek olduğu dikkate alındığında bu kavramları taşıyan çocukların yaratıcılık potansiyelini taşıdığı aşikardır. Oysa toplumumuzda bu davranışları sergileyen çocuklarımız için kullanılan kelime ilginçtir: ‘Yaramaz’
Buna karşılık kendisine söylenenleri kayıtsız, şartsız yerine getiren ve kendisine çizilen sınırların dışına çıkmayan çocuklar için ise: ‘Uslu (akıllı) olarak adlandırırız. ‘Us’ kelimesini pasiflik ve itaat için kullanırken ‘yaratıcılık’ potansiyeli taşıyan çocukları da ‘yaramaz’ ifadesinin uygun görülmesi toplumumuzun yaratıcı düşünceye bakışını ortaya koymaktadır…
Sevgili Okurlar,
Söz gümüşse sükût altındır,
Su küçüğün söz büyüğün,
Büyükler her şeyi bizden iyi düşünür,
Büyüklerin yanında konuşulmaz,
Sükût ikrardan gelir,
Düşünen beyinlere zararlı fikirler üşüşür,
Sus ki adam sansınlar,
Türünden atasözlerini, özdeyişleri ve öğretileri saygı adı altında susmayı, konuşmamayı ve hatta düşünmeyip, kendisine denileni yapmayı ‘değer’leştiren bir toplumun, yaratıcı düşünceye önem verdiğini söylemek de aşırı iyimserlik olacaktır…
Siz birde bu atasözlerinin ve deyimlerin tehdit içerenlerini bir düşünün lütfen…
Bu ‘atasözleri ve deyimlerle!’ Büyüyen, farklı düşünemeyen, eleştiremeyen, sorgulayamayan çocuklardan; yeni fikirler beklememiz, ülkemiz adına yeni buluşlar-patentler istememiz, özgün, hayal gücü yüksek, becerikli, vizyon sahibi bireyler arzu etmemiz sizce ne kadar doğru olur?
Saygılarımla.




Çok önemli bir konuyu köşenize taşıdınız Sn Özonay. Bu durumun basketbolumuza yansıması en çok da karar verici pozisyon olan oyun kurucularımızda ortaya çıkıyor. Dile getirmiş olduğunuz baskılar playstationda basketbol oynarmış gibi oyuncu yetiştirmeye çalışan (yetiştiremeyen) teknik adamlarımızda görüyoruz…
Hocam yine kendimi sorgulamama neden olan harika bir yazını daha okudum.
Benim bireysel olarak ve yaşımdan dolayı ancak eski hatalarımı görüp pişmanlıktan öte yapabileceğim bir şeyim yok artık. Ama yazını başkalarıyla paylaşmak bile güzel olacak.
Ellerine sağlık
Sayin Naci müdürümüz yine son derece önemli bir konuya değınmişsiniz. Malesef toplumumuz yaraticılıği ve yaratıcı düşünmeyi desteklemiyor. Soru sormak, bir şeyleri sorgulamak hoş karşılanmıyor. Var olan kabullenilmiş doğrulara biat etnemiz bekleniyor. Bilimin temelinde var olan şüphe duymak, başka doğrularinda olabileceğini düşünüp araştırmak hele hele aykırı bir görüş sunmak kişinin dışlanmasina suçlanmasına neden olabiliyor. Oysa ki ilerlememizin yolu sizin de yazdığınız gibi yaratıcılığın desteklenmesi ile münkün olabilecektir.
Değerli Yıldız Hocam merhaba.
Yazdıklarınıza katılmamak mümkün değil. Ülkece bu durumda olmamızın nedeni zaten bu altına imzamı da atacağım bu yazdıklarınız değil mi…
Sevgilerimle…
Sevgili Efe merhaba.
Keşke bizi-baskebolumuzu yönetenler de senin gibi dürüst, alçak gönüllü ve mütevazi olabilseler. Yani hatalarını görüp yapmış oldukları hatalarından geri dönebilseler…
Güzel yorumun için teşekkür ederim.
Sevgilerimle.