Mesele çiklet değil aslında. Mesele, artık o masaya oturan kişinin kim olduğu.
Houston Rockets’ın yeni sezon öncesi medya gününü izledim.
Doğal olarak en çok Alperen Şengün’ü merak ediyordum. Geçen sezon geride kalmış, yaz bitmiş. Houston’ın beklentisi değişmiş. Yanında Kevin Durant var; artık ona bakış da yalnız “gelecek vadeden genç oyuncu” bakışı değil.
Alperen konuşmaya başladı. Ben ise bir süre ne söylediğine konsantre olamadım. Gözüm ağzındaki çiklete takıldı. O rahat oturuş, başını sallayışı, çikletin sesi… Görüntü bana basın toplantısından çok arkadaş sohbeti rahatlığı verdi.
Cak cak…
Bir daha.
Bir daha.
İçimden, “Alperen, yapma şunu” dedim.
Belki yaşım. Belki yıllarca basketbolun farklı taraflarında bulunmuş olmam. Belki de bu sporun içinde görüp önemsediğim o efendilik hali. Bilmiyorum. İçimden bir şey, “Olmadı Alperen” dedi.
Üstelik mesele görgü kuralı anlatmak da değil. 24 yaşındaki bir NBA yıldızına “Sevgili Alperen, yapma etme, basın toplantısında bu şekilde çiklet çiğnenmez” diyecek halim yok. Soyunma odasında, uçakta, arkadaşının yanında ne yaptığı beni ilgilendirmez. Ama medya günü başka. O gün kulüp de oyuncu da kendisini dünyaya gösteriyor.
Sen artık o masaya yalnız Alperen olarak oturmuyorsun. Houston Rockets oyuncusu olarak oturuyorsun. NBA All-Star’ı olarak oturuyorsun. Türkiye’de sabaha karşı alarm kurup seni seyreden insanların gözünün önünde oturuyorsun.
Kabul etsek de etmesek de bugün dünya basketbolunda Türkiye denilince akla gelen ilk isimlerden birisin. Küçük ayrıntılar da artık daha çok görülüyor.
SÖYLEDİKLERİNE İSE İTİRAZIM YOK
Sonra kendime kızıp çikleti unutmaya, Alperen’in ne söylediğini dinlemeye çalıştım.
“Bir gün bu ligin en iyi oyuncusu olmak istiyorum” dedi. Büyük laf. Ama bana göre yanlış laf değil.
Arkasından NBA’de her yıl yaklaşık 60 yeni oyuncunun geldiğini, emekli olana kadar rahatlayamayacağını, beklentilerin kendisini geliştirdiğini anlattı. “20 yaptıysam 25, 25 yaptıysam 30 yapabilirim” derken de çıtasını nereye koyduğunu açıkça söyledi.
Ben genç bir oyuncunun böyle konuşmasından rahatsız olmam. Tam tersine. NBA’e gidip “aman haddimi aşmayayım, bana verilenle yetineyim” diyecekse zaten orada işi zor. Alperen en iyi olmak istiyorsa söylesin. Hatta bağırsın.
Ama bedelini de ödesin. Şutunu geliştirsin, savunmada bir adım daha atsın, vücuduna baksın, sinirini kontrol etsin. Playoff geldiğinde normal sezondaki Alperen’den daha fazlasını versin.
“En iyi olmak istiyorum” cümlesinin NBA’de faizi yüksektir. Söylediğin anda borçlanırsın.
İNGİLİZCESİNE HAKKINI VERELİM
Alperen NBA’e ilk geldiğinde İngilizce konuşmakta gerçekten zorlanıyordu. Birkaç kelimeyi yan yana getirip cümleyi tamamlamaya çalıştığı günleri hatırlıyorum. Bugünkü Alperen’le arasında büyük fark var.
Şimdi soruyu anlıyor, uzun cevap veriyor, espri yapıyor, düşüncesini anlatıyor, gerektiğinde ayrıntıya giriyor. Üstelik bütün bunları tercümana ihtiyaç duymadan yapıyor. Bu gelişimi görmezden gelmek haksızlık olur. Benim Alperen’in İngilizcesiyle bir sorunum yok.
Ama konuşmasını izlerken kulağıma sürekli aynı ifade takıldı: “you know”. İngilizcede son derece doğal bir söz. Ana dili İngilizce olanlar da kullanıyor. Bizdeki “yani”, “hani”, “şey” gibi konuşana küçük bir düşünme aralığı verebilir.
Fazla tekrarlandığında ise dolgu sözüne dönüşüyor. Sorun dil bilgisi değil, ritim ve mesajın berraklığı. Bir noktadan sonra kulağım, Alperen’in bir sonraki “you know”unu beklemeye başladı. Dinleyen kişi düşüncenin kendisinden çok alışkanlığı duymaya başlayınca cümlenin vurgusu da gevşiyor.
Üstelik basın toplantısında söylenen bir cümle birkaç dakika sonra başlığa, televizyon altyazısına ya da sosyal medya klibine dönüşebiliyor. Cümle ne kadar temizse mesaj da o kadar net kalıyor.
Alperen artık NBA’e yeni gelmiş, İngilizce kelime arayan 19 yaşındaki genç değil. Aksanını değiştirmesini, Amerikalı gibi konuşmasını hiç istemem. Ama bugünkü seviyesinde daha az dolgu sözüyle daha kontrollü konuşabilir.
“Çiklet” de, “you know” da tek başına büyük mesele değil. Alperen’in geldiği yerde ikisi de fark ediliyor.
LAKERS CÜMLESİ, KD VE BU SEZONUN YÜKÜ
Röportajda geçen sezon Lakers’a kaybettikleri playoff serisini anlatırken, “We beat them in every stat. Just the experience beat us, I would say” dedi.
İkinci cümleye hak veriyorum. İlk cümle ise rakamlara çarpıyor.
NBA’in resmi seri sayfasında Lakers sayı ortalamasında 101.2-98.7, asistte 23.2-20.8 önde. Ribaundlar 41.5-41.5 eşit. Yani “her istatistikte yendik” sözü, daha bu üç kalemde bile ayakta kalmıyor.
Alperen’in asıl güçlü tespiti başka yerdeydi: Lakers kritik anlarda ne yapacağını biliyor, sakin kalıyordu. Yazın maçları yeniden izlediğini söylemesi, Jabari Smith Jr., Amen Thompson ve Reed Sheppard’ın sorumluluk alışından söz etmesi de hoşuma gitti. Yenilgiyi yalnız başkasının üzerine bırakmıyor; genç çekirdeğin ne öğrendiğini anlatıyor.
Büyük hedef koymak kadar, büyük cümle kurarken kelimeleri tartmak da bu seviyenin parçası. “Her istatistikte yendik” diyorsan rakamlar önüne gelir. “Tecrübe bizi yendi” diyorsan da o tecrübeden ne öğrendiğin sorulur.
Bir de KD tarafı var. Durant NBA’de 20. sezonuna giriyor. Geçen sezon Houston’da 26 sayı ortalamasıyla oynadı. Rafael Stone onu bu ölçekteki yıldızlar arasında birlikte çalışması en kolay isimlerden biri diye anlatıyor. Yirmi yıl sonra hala sahada kalmak isteyen, çalışmayı bırakmayan bir süperstarın yanında olmak Alperen için ciddi bir okul.
Ama o okulun başka dersleri de var. Şubat ayında Durant’a ait olduğu öne sürülen bir yan hesap (burner account) üzerinden bazı takım arkadaşları hakkında sert mesajlar yazıldığına ilişkin ekran görüntüleri yayıldı. Alperen ve Jabari Smith Jr. hakkında da eleştiriler olduğu iddia edildi. Hesabın Durant’a ait olduğu kanıtlanmadı. KD sorulduğunda konuyu “Twitter nonsense” diyerek geçiştirdi. Sosyal medyada yan hesap kullanımı da Durant için yeni bir başlık değil.
Bunu KD’yi küçültmek için yazmıyorum. Sahadaki büyüklüğü tartışma götürmez. Benim Alperen açısından gördüğüm ders başka: Süperstar oldukça saha dışındaki gürültü küçülmüyor. Bir mesaj, bir cümle, bir ekran görüntüsü, bir mimik daha fazla insanın önüne düşüyor.
Aynı medya gününde Ime Udoka, Durant’ın ve Amen Thompson’ın yükünü azaltmak istediğini anlattı. Durant ise yaşına bakılarak otomatik biçimde daha az oynatılmak istemediğini; maçın ihtiyacı varsa sahada olmak istediğini söyledi. Ben bunu kibir diye okumam. Bu, 20. sezonuna giren bir yıldızın rekabetçiliği. Ama liderlik bazen daha fazlasını istemek kadar, takımın senden neye ihtiyacı olduğunu da okuyabilmek.
Alperen KD’den hazırlığı, çalışma iştahını ve yıllara meydan okuyan profesyonelliği alsın. Saha dışındaki tartışmaların nasıl büyüdüğünü de görsün. Hangisini yanında taşıyacağına kendisi karar versin.
Benim bu sezon için tahminim şu: Alperen’in işi kolaylaşmayacak. Rakiplerin maç planlarında daha öncelikli hale gelecek; daha fazla ikili sıkıştırma görecek, dış şutu daha çok sınanacak. Bir de KD-Alperen alan paylaşımı ve karar dengesi kötü gecelerde hemen tartışmaya açılacak.
Bunların bir kısmı haklı eleştiri olacak, bir kısmı gürültü. Hepsine cevap vermek zorunda değil. Asıl mesele, baskının altında oyununu ve duruşunu ne kadar koruyacağı.
Bu kötü haber değil. Belki de kariyerindeki en büyük fırsat. Rakipler seni özel olarak durdurmaya çalışıyorsa, medya her cümleni didikliyorsa, takım senden daha fazlasını istiyorsa bir şeyleri doğru yapmışsın demektir.
Ben o basın toplantısındaki çikleti, “you know” tekrarlarını ve fazla rahat görüntüyü işte bu yüzden Alperen’in yeni rolüne yakıştıramadım. Liderlik kusursuz görünmek değildir. Ama liderlik iddian büyüyorsa, sözünle davranışın arasındaki mesafeyi de küçültmen gerekir.
Houston artık yalnız “gençler gelişsin, bakalım nereye gideriz” takımı değil. Geçen sezonu 52-30’la tamamlayıp Batı’da beşinci sıradan playoff’a girdiler ve Lakers’a ilk turda 4-2 elendiler. Ime Udoka da bu takımın yalnız ilk tur için burada olmadığını açıkça söylüyor.
Alperen’e bakış da değişti. Esas mesele yaşı değil; rolü, tecrübesi ve sorumluluğu. Artık yalnız “genç yetenek” diye değerlendirilmeyecek. Takımın omurgasındaki oyunculardan biri.
TÜRKİYE MESELESİ
Burada hassas olduğum bir konu var. Alperen’e “Türk milletini temsil et” diye resmi bir görev yüklemek haksızlık olur. O bir basketbolcu. Diplomat değil. Büyükelçi değil. Türkiye Cumhuriyeti adına konuşmuyor.
Ama bugün dünyada en görünür sporcularımızdan biri. Bu ona resmi bir temsil görevi vermez; yaptığı ve söylediği şeylerin Türkiye’de de, dışarıda da daha çok görülmesi demektir. Kendisi de Türkiye’de insanların gecenin dördünde, beşinde kalkıp onu izlemesinin kendisi için ne kadar anlamlı olduğunu daha önce anlattı.
Ben ondan kamera karşısında takım elbiseyle oturup diplomatik metin okumasını istemiyorum. Aman öyle de olmasın. Doğallığını, esprisini, aksanını korusun. İngilizcesini bu kadar geliştirmiş olmasını da takdir ediyorum.
Ama doğallıkla özensizlik arasında ince bir çizgi var. Benim bu basın toplantısında gördüğüm Alperen birkaç kez o çizginin yanlış tarafına geçti. Hepsi bu.
ÇİKLETİ BIRAK, ALPEREN
Belki fazla büyüttüm. Sonuçta alt tarafı çiklet. Muhtemelen kendisi bu yazıyı okusa, “Yahu ağabeyim, başka işin mi yok?” diye güler. Haklı da olabilir.
Ben 19 yaşında NBA’e geldiğinde İngilizce bir cümleyi tamamlamak için uğraşan Alperen’i de izledim. Sonra her sezon biraz daha rahat konuşmasını… All-Star oluşunu… playoff’u… Şimdi karşımda hedefini açıkça söyleyen, takımının yükünü alan bir All-Star var.
Basketbolu büyüdü. NBA’deki yeri değişti. Ondan beklenenler de artık başka.
“Bir gün NBA’in en iyi oyuncusu olmak istiyorum” diyorsan yolun açık olsun. Bunu söyleyecek özgüvenin olması hoşuma gidiyor. Gurur da duyuyorum.
Ama en iyi oyuncular yalnız top ellerindeyken büyümüyorlar. Top ellerinde değilken de insanlar onlara bakıyor.
O nedenle yeni sezon öncesi Alperen’e basketbolla ilgili ilk tavsiyem bu kez şut değil. İngilizcesi de değil.
Alperen, o çikleti bırak.
Çok oku, doğru oku; “Mavi Gözlü” gibi.
Okudukça içindeki kudretin de büyüyeceğine inanıyorum.
Gerisini zaten konuşarak değil, oynayarak halledersin.
YGE
26 Eylül 2026




“Alperen, o çikleti bırak.
Çok oku, doğru oku; “Mavi Gözlü” gibi”
Sevgili Yalçın merhaba. Yazılarını büyük bir keyifle okuduğumu çok iyi biliyorsun. Ancak bugüne kadar okuduğum yazıların içinde beni en çok mutlu eden ve etkileyen yazın bu demek istiyorum…
Sen sevgili Alperen’e ‘oku, doğru oku’ ve hatta okuduğunu anla demeye çalışarak ona yapılabilecek en büyük iyiliği yapmışsın. Asıl kudretin okumakta olduğunu belirtmişsin.
Günümüzde, önemle ülkemizde ‘okusan ne olacak?’ söylemlerine ve ‘görgüsüz para’nın artık tek güç olduğuna bakarak sen yine Alperen’e yapılabilecek en büyük yardımı da yapmışsın. Umarım dediklerini duyar ve ne demek istediğini anlamaya çalışır… bundan sonrası kendisine ait…
Sevgilerimle.