Tolga Öngören neredeyse 50 yıldır basketbolun içinde… Önce oyunculuk, sonra yurt içinde ve yurt dışında antrenörlük… 10 yılı aşkın süredir de TOFAŞ’ta genel menajer olarak görevde… Dolayısıyla TOFAŞ’la birlikte Türk Basketbolu için konulara hakim çok önemli bir isim… Yani akil adam…
Öngören’e hem TOFAŞ’ı, hem altyapıları, hem kulüplerin ekonomik sorunlarını sorduk…
TOFAŞ ligde şampiyonluğa oynadığı ve şampiyonluklar kazandığı yıllardan sonra daha mütevazı bütçelerle orta sıralarda yer aldı. TOFAŞ’ın misyonunu nasıl tarif edersiniz?
TOFAŞ’IN MİSYONU
TOFAŞ’ın misyonunu yalnızca ligde hangi sırada yer aldığı üzerinden tanımlamamak gerektiğini düşünüyorum. Elbette hedefimiz her zaman rekabetçi olmak, her sezon zirveyi zorlamak, özellikle Avrupa’da en üst düzeyde temsil etmek. Ancak TOFAŞ’ı farklılaştıran temel unsur, bunu sürdürülebilir bir yapı içerisinde yapmaya çalışması.
Kulüp olarak sadece bugünün takımını değil, geleceğin TOFAŞ’ını da planlıyoruz. Altyapıya yatırım yapmak, oyuncu geliştirmek, gençlere fırsat vermek, doğru insan kaynağını yetiştirmek ve güçlü bir kulüp kültürü oluşturmak bizim için sportif başarı kadar önemli.
Bütçeler, dönemsel olarak değişebilir. Ancak TOFAŞ’ın hedefleri ve çalışma kültürü değişmiyor. Bizim için sürdürülebilirlik, rekabetçilikten vazgeçmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, mevcut kaynakları en doğru şekilde kullanarak uzun yıllar belirli bir seviyede kalabilmek anlamına geliyor.
Şampiyonluklarımız bizim için çok değerli bir miras. Fakat TOFAŞ’ın asıl başarısını, o şampiyonluklardan yıllar sonra hâlâ aynı basketbol kültürü, sosyal sorumluluk bilinci ve sürdürülebilir kurumsal yapı içerisinde yoluna devam edebilmesi olarak görüyorum.
Önümüzdeki sezon EuroCup’ta oynayacak olmanız, TOFAŞ’ta bir değişimi mi anlatıyor?
Önümüzdeki sezon EuroCup’ta mücadele edecek olmamız aslında TOFAŞ için yeni bir durum değil. Daha önceki yıllarda da EuroCup’ta yer aldık. Hatta COVID-19 pandemisi öncesindeki son EuroCup sezonumuzda son 8’e kalarak Promitheas ile eşleşmiştik.
Sonraki yıllarda ise BCL’yi tercih etmemizin temel nedenlerinden biri, organizasyonun kulüplere sunduğu iş modeli ve bunun beraberinde getirdiği finansal kazanımlardı. BCL’de yer aldığımız süre boyunca biz de organizasyonun gelişimine katkı sağlamaya ve bu yapının bir parçası olmaya çalıştık. Sportif açıdan baktığımızda ise iki kez son 8’e kalma başarısı gösterdik ve her iki seride de Tenerife’ye elendik.
Ancak zaman içerisinde, BCL’de normal sezon maçlarının sayısının sınırlı olması konusunda bizim de diğer kulüpler gibi bazı taleplerimiz oluştu. Özellikle taraftarlarımızın salonla bağını güçlendirmek, paydaşlarımıza daha fazla görünürlük sağlamak ve sezon boyunca daha fazla rekabetçi maç oynayabilmek adına normal sezonda daha fazla karşılaşma oynanmasını arzu ettik.
BCL yönetimi kulüplerden gelen bu talebe aynı ölçüde sıcak yaklaşmadı. Bununla birlikte, başlangıçta BCL’yi tercih etmemizde önemli rol oynayan finansal avantajların da zaman içerisinde ortadan kalkmasıyla birlikte, kulüp olarak yeni bir değerlendirme yapmamız gerekti.
Bu noktada EuroCup’ın değişen yönetim vizyonu, organizasyon yapısı ve yeni formatı bizim için yeniden önemli bir alternatif haline geldi. Dolayısıyla EuroCup’a dönüşümüzü bir yön değişikliğinden ziyade, değişen koşullar içerisinde kulübümüzün sportif ve organizasyonel hedefleri doğrultusunda yapılmış stratejik bir tercih olarak değerlendiriyoruz.
TOFAŞ’ın en büyük özelliklerinden biri istikrar iken son yıllarda fazla koç değiştiğini görüyoruz. Bunu nedenini yorumlar mısınız?
BASKETBOL KÜLTÜRÜNDE İSTİKRAR
İstikrar bizim için hâlâ çok önemli bir değer. Ancak istikrarı sadece aynı antrenörle uzun yıllar çalışmak şeklinde tanımlamamak gerekiyor. Bizim açımızdan asıl istikrar; kulübün felsefesinin, çalışma kültürünün, insan kaynağının ve hedeflerinin devamlılığı.
Bu süreçteki tüm baş antrenörlerimiz kulübümüze çok önemli katkılarda bulundular, kendilerine ayrıca çok teşekkür ediyoruz.
Ancak son 10-11 yıllık döneme baktığımızda, “TOFAŞ’ta çok fazla koç değişti” şeklindeki algının biraz daha detaylı değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu dönemde Orhun Ene, Hakan Demir, Ahmet Çakı, Dimitris Priftis, Emil Rajkovic ve Murat Hüseyin Yılmaz gibi farklı başantrenörlerle çalıştık. Ancak Orhun Ene’nin 2015-2020 arasındaki beş sezonluk ilk döneminin ardından 2023’te yeniden takımın başına geçerek iki buçuk sezon daha görev yaptığını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Dolayısıyla uzun vadeli birlikteliklerin de TOFAŞ tarihinde önemli bir yeri var.
Ayrıca istikrarı sadece baş antrenör üzerinden değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum. Teknik kadrolarda, yönetim tarafında ve kulübün genel organizasyonunda ciddi bir kurumsal devamlılık söz konusu. Örneğin bugün farklı görevlerde bulunan birçok arkadaşımız uzun yıllardır TOFAŞ organizasyonunun içerisinde. Bu da antrenör değişikliklerine rağmen kulübün basketbol kültürünün ve çalışma sisteminin korunmasını sağlıyor.
Elbette son birkaç sezonda değişimlerin daha görünür olduğu bir dönem yaşadık. Bu değişikliklerin her birinin kendi döneminin sportif şartları ve gerekçeleri vardı. Geride bıraktığımız döneme baktığımızda, daha uzun süreli teknik birlikteliklerin takım ve kulüp açısından bazı avantajlar sağlayabileceğini de görüyoruz.
Bu nedenle 2026-2027 sezonunda Massimo Cancellieri ile yola devam ediyor olmamız bizim için önemli. Cancellieri’nin Avrupa basketbolundaki tecrübesi, oyun felsefesi ve oyuncu gelişimine verdiği önem, TOFAŞ’ın mevcut yapısıyla örtüşüyor. Onun etrafında uzun vadeli ve sürdürülebilir bir teknik yapı oluşturmak istiyoruz.
Bizim için önemli olan, teknik kadroda yaşanan değişikliklerin TOFAŞ’ın genel stratejisini ve çalışma kültürünü değiştirmemesi. Antrenör değişebilir, oyuncu kadrosu değişebilir; fakat kulübün oyuncu geliştirme yaklaşımı, altyapıya verdiği önem, profesyonel çalışma kültürü ve rekabetçi kimliği devam etmeli.
Dolayısıyla ben TOFAŞ’ın istikrarını yalnızca “kaç yıldır aynı koçla çalışıyoruz?” sorusuyla değil, “kaç yıldır aynı doğrultuda çalışıyoruz?” sorusuyla değerlendirmeyi daha doğru buluyorum. Bundan sonraki süreçte hedefimiz de Massimo Cancellieri liderliğinde teknik ve sportif yapımızı daha da istikrarlı hale getirmek.
Altyapı organizasyonu en güçlü kulüplerden birisiniz. Ancak altyapınızdan yetişen oyuncuların A Takıma entegrasyonu aynı paralelde gerçekleşmiyor. Ligde diğer takımlara gidenler var, NCAA’e gidenler var. Buna karşın altyapı isteğiniz aynı şekilde devam ediyor. Altyapı sonrası beklentileriniz, hayalleriniz neler ve hangi ölçüde gerçekleşiyor?
7 YABANCILI SİSTEM GENÇLERİN İŞİNİ ZORLAŞTIRIYOR
Altyapının başarısını yalnızca A Takım kadrosuna kaç oyuncu verdiğiniz üzerinden değerlendirmiyoruz. Elbette en büyük hedeflerimizden biri, TOFAŞ altyapısından yetişen oyuncuların A Takımımızda önemli roller üstlenmesi. Bunun için çalışıyoruz ve çalışmaya devam edeceğiz. Ancak burada Türk basketbolunun yapısal olarak yaşadığı bir soruna da dikkat çekmek gerekiyor. Yedi yabancılı sistem, özellikle 19-21 yaş aralığındaki genç Türk oyuncuların BGL sonrasında düzenli ve yüksek seviyede süre alarak gelişmesini zorlaştırıyor. BGL’den çıkan bir oyuncunun A Takım seviyesine geçişinde ciddi bir ara dönem oluşuyor. Türk basketbolunun bu yaş grubundaki oyuncuların oynayabileceği, rekabet seviyesi yüksek ve sürdürülebilir bir organizasyona ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Bizim kendi yaşadığımız süreç de bu durumun çok somut örneklerini ortaya koydu. Berke Büyüktuncel ve Ege Demir’in NIL imkanlarıyla NCAA’i tercih etmeleri, oyuncularımızın kariyer tercihleri açısından elbette önemli ve saygı duyduğumuz kararlar. Ancak sportif açıdan baktığınızda bu oyuncuların TOFAŞ A Takım planlamasında önemli yerleri vardı. Berke henüz 18 yaşındayken maç başına 20 dakikanın üzerinde süre alan bir oyuncuydu. Ege de A Takımımızın uzun rotasyonunda önemli bir oyuncu olma yolunda ilerliyordu. Dolayısıyla bu iki oyuncunun NCAA tercihi, bizim de A Takım kadro yapılanmamızda farklı alternatifler üretmemizi gerektirdi.
Benzer şekilde 2005 doğumlu oyuncumuz Özgür Cengiz’e üç buçuk sezon boyunca A Takımımızda süre ve sorumluluk verdik. Şimdi onun da kariyerine NCAA’de devam etme yönünde ilerlemesi, bir taraftan yetiştirdiğimiz oyuncuların ulaştığı seviyeyi gösteriyor; diğer taraftan bizim A Takım planlamamız açısından yeni bir süreç yaratıyor.
Burada bizim için önemli olan, oyuncunun TOFAŞ’tan ayrılması değil; TOFAŞ’ta aldığı eğitimin ve gelişimin kariyerinin bir sonraki aşamasına katkı sağlaması. NCAA de bunun önemli örneklerinden biri. NIL sistemiyle birlikte genç oyuncuların önünde yeni fırsatlar oluştu. Biz bu değişimi yok saymak yerine, kendi oyuncu geliştirme modelimizi bu yeni gerçekliğe göre adapte etmek durumundayız.
Bununla birlikte hedefimiz çok net. Yeni jenerasyondan Efe Postel, Emirhan Serbest, Yücel Başaran, Berkay Gönül, Poyraz Paşaoğlu ve Kerem Çorumlular gibi oyuncularımızın gelişimlerini yakından takip ediyor, doğru zamanda A Takımımıza entegre olmaları için planlama yapıyoruz.
Bizim için altyapı hiçbir zaman yalnızca bir “oyuncu üretim hattı” olmadı. TOFAŞ’ın basketbol kültürünün temel taşlarından biri oldu ve olmaya devam edecek. Amacımız, genç oyuncularımıza mümkün olan en iyi gelişim ortamını sunmak ve onları hem basketbola hem de hayata hazırlamak.
Basketbolumuzda genel olarak altyapıları yeterli görüyor musunuz? Son yıllardaki NCAA dalgası öncesinde de durum çok parlak gözükmüyordu. Yeni, büyük oyuncu yetiştirmek için neler yapılması gerekiyor? Basketbolda yaşanan ekonomik sorunları, altyapıya yapılacak yatırımlar zaman içinde hafifletebilir mi?
19-21 YAŞ ARALIĞINDAKLERİN GELİŞİMİ
Türk basketbolunun altyapı konusunda çok önemli bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Ancak bu potansiyeli daha fazla üst düzey oyuncuya ve sürdürülebilir bir sisteme dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun için kulüplerin altyapıya bakışının biraz daha değişmesi gerektiğine inanıyorum. Altyapı yalnızca A Takıma oyuncu yetiştiren bir yapı değil, kulübün ve Türk basketbolunun geleceğine yapılan uzun vadeli bir yatırım olarak görülmeli.
Burada antrenör eğitiminden tesisleşmeye, sporcu sağlığından fiziksel ve mental gelişime, beslenmeden eğitime kadar bütüncül bir sistem kurmak gerekiyor. Belki de en önemli konulardan biri, BGL sonrasında genç oyuncuların profesyonel basketbola geçişini sağlayacak doğru rekabet ortamının oluşturulması. 19-21 yaş aralığında bir oyuncunun düzenli ve yüksek seviyede oynayabileceği, gelişimini sürdürebileceği bir yapı oluşturabilirsek, bugün konuştuğumuz birçok sorunun önüne geçebiliriz.
NCAA ve NIL sistemi de bu dönüşümün önemli bir parçası. Genç oyuncuların eğitim ve basketbolu birlikte sürdürebilecekleri alternatiflerin oluşmasını olumlu buluyorum. Ancak burada kulüpler açısından yeni bir gerçeklikle de karşı karşıyayız. Bir oyuncuya 10-12 yaşından itibaren yıllarca yatırım yapan, onu yetiştiren ve A Takım seviyesine getiren kulübün, oyuncunun kariyerinin kritik bir döneminde NIL imkanları nedeniyle farklı bir yolu tercih etmesi, kulüplerin yaptığı uzun vadeli yatırımın karşılığını alma konusunda yeni bir belirsizlik yaratıyor.
Dolayısıyla mesele NCAA’in varlığı değil; Türk basketbolunun kendi içerisinde de genç oyunculara benzer ölçüde cazip, sürdürülebilir ve rekabetçi kariyer fırsatları sunabilmesi. Eğer bunu sağlayabilirsek, oyuncuların önüne daha fazla alternatif koymuş oluruz ve kulüplerin altyapıya yaptığı yatırımın değerini de artırırız.
EKONOMİK SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İÇİN ALTYAPI ŞART
Ekonomik açıdan baktığımızda ise altyapının, Türk basketbolunun sürdürülebilirliği açısından en önemli araçlardan biri olduğuna inanıyorum. Kendi oyuncunuzu yetiştirdiğinizde hem sportif hem de ekonomik anlamda daha fazla kontrol sahibi oluyorsunuz. Sürekli yüksek maliyetlerle dışarıdan oyuncu almak yerine, kendi sisteminiz içerisinde geliştirdiğiniz oyunculara yatırım yapabiliyorsunuz. Ayrıca yetiştirdiğiniz oyuncunun A Takımda değer üretmesi, kulübün sportif başarısına katkı sağlamasının yanında ekonomik açıdan da önemli bir kazanım yaratabiliyor.
Ancak bunun karşılığını almak için sabır gerekiyor. Altyapı yatırımının bir veya iki yılda sonuç vermesi mümkün değil. Bir oyuncunun 10-12 yaşında sisteme girip A Takım seviyesine ulaşması yıllar süren bir süreç. Bu nedenle kulüplerin ve basketbol kamuoyunun da kısa vadeli sonuçlardan ziyade uzun vadeli gelişime odaklanması gerekiyor.
5-10 YIL SONRASINI DÜŞÜNİYORUZ
TOFAŞ olarak bizim yaklaşımımız tam da bu noktada farklılaşıyor. Biz günü kurtarmak yerine 5-10 yıl sonrasını da düşünerek hareket ediyoruz. Altyapıya yaptığımız yatırımın yalnızca TOFAŞ’ın değil, Türk basketbolunun geleceğine yapılan bir yatırım olduğuna inanıyoruz.
Sonuçta Türk basketbolunun hem sportif hem de ekonomik olarak daha sağlıklı bir yapıya kavuşmasının yollarından biri, kendi oyuncusunu yetiştiren, ona gerçekten fırsat veren ve yetiştirdiği oyuncudan sportif ve ekonomik değer yaratabilen güçlü kulüp modellerinin çoğalmasından geçiyor.
Son yıllarda ekonomik olarak zorlanan kulüp sayısı arttı. Oyuncu maliyetleri giderek artarken, kulüp gelirleri döviz bazında geri gidiyor. Bu konudaki tespitlerinizi ve önerilerinizi öğrenmek isteriz.
MALİYETLER ARTIYOR, GELİR ARTMIYOR
Türk basketbolunun bugün karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan birinin ekonomik sürdürülebilirlik olduğunu düşünüyorum. Oyuncu ve operasyon maliyetleri döviz bazında artarken, kulüplerin gelirlerinin aynı oranda artmaması, doğal olarak bütçe yönetimini her geçen gün daha önemli hale getiriyor.
Bu noktada bir önceki soruyla da bağlantılı olarak altyapının öneminin altını çizmek gerekiyor. Kendi oyuncunuzu yetiştirmek, oyuncu maliyetlerini kontrol altında tutmanın ve kulübün sportif geleceğini güvence altına almanın en önemli araçlarından biri. Elbette altyapıya yatırımın da ciddi bir maliyeti var; ancak uzun vadede kendi oyuncusunu yetiştirebilen ve A Takım seviyesinde bu oyunculara gerçek anlamda fırsat verebilen kulüplerin ekonomik açıdan daha sürdürülebilir bir yapıya sahip olacağına inanıyorum.
BÜTÇE DİSİPLİNİNDEN TAVİZ VERİLMEMELİ
Bunun yanında kulüplerin kendi ekonomik gerçeklikleri içerisinde hareket etmesi ve bütçe disiplininden taviz vermemesi gerekiyor. Gelirinizin üzerinde bir harcama yaparak kısa vadede sportif başarı elde etmeye çalışmak, uzun vadede hem kulübü hem de Türk basketbolunun genel yapısını zorlayan bir sonuç ortaya çıkarabiliyor. Bu nedenle her kulübün kendi gelir-gider dengesini gözeterek, öngörülebilir ve sürdürülebilir bütçeler oluşturması çok önemli.
FEDERASYONUN SORUMLULUĞU
Burada federasyonun da önemli bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Mali denetim mekanizmalarının ve finansal fair play uygulamalarının daha etkin ve kararlı bir şekilde hayata geçirilmesi, kulüplerin kendi bütçeleri içerisinde hareket etmesini teşvik edecektir. Bu kuralların yalnızca kâğıt üzerinde bulunması değil, tüm kulüpler için eşit, şeffaf ve kararlı biçimde uygulanması gerektiğine inanıyorum.
Sonuçta sürdürülebilirlik yalnızca bir kulübün kendi çabasıyla çözülebilecek bir konu değil. Kulüplerin mali disiplini, federasyonun etkin denetimi, yayın ve sponsorluk gelirlerinin geliştirilmesi ve altyapıya yapılan uzun vadeli yatırımlar birlikte ele alınmalı.
BAŞARI SADECE SONUÇLA İLGİLİ DEĞİL
TOFAŞ olarak biz de bu yaklaşımın içerisinde, kendi ekonomik gerçeklerimiz doğrultusunda hareket etmeye, kaynaklarımızı doğru alanlara yönlendirmeye ve sportif hedeflerimizle finansal sürdürülebilirlik arasında sağlıklı bir denge kurmaya devam edeceğiz. Çünkü bizim için başarı sadece bir sezonun sonucuyla değil, kulübün 5-10 yıl sonra da aynı güçle rekabet edebilmesiyle ölçülüyor.



