Field of Dreams ile Atatürk’ün kızlarının altmış yıllık ortak masalı
BİR TARLA, BİR FİLE
Akşamüstüymüş. Ray Kinsella mısır tarlasında yürüyormuş; başak boyu insan boyunu aşmış, iki yanı duvar gibiymiş. Bir ses duymuş. Fısıltı gibi, ama tarifsiz biçimde net: yaparsan gelir.
Ses ona bir gerekçe vermemiş. Kimin geleceğini söylememiş, ne zaman geleceğini söylememiş, neye mal olacağını hiç söylememiş. Yalnızca bir sıra vermiş: önce sen, sonra o.
Karısı ona resmen delirdiğini söylemiş. Haksız da sayılmazmış. Çünkü Ray ertesi hafta traktörü çalıştırıp mahsulünün büyük bölümünü sürmüş; kızı verandadan bakarken, para eden ne varsa toprağa gömmüş. Yerine bir beysbol sahası çizmiş. Tebeşir çizgileri, çim, tribün, direkler, gece için ışıklar. Kimsenin oturmayacağı bir tribün. Kimsenin izlemeyeceği bir maç için ışık.
Komşuları arabalarını yavaşlatıp bakar, sonra kasabaya inip konuşurlarmış.
Masallar zaten hep böyle başlar. Kimsenin istemediği bir iş, kimsenin bakmadığı bir yerde, tek başına duyulan bir sesle.
Türkiye’de o ses 1966’da duyuldu.
Nejat ve Şakir Eczacıbaşı, bir ilaç şirketinin çatısı altında kadın voleybol takımı kurdular.
Bugün sıradan duran bu cümlenin o gün ne kadar tuhaf olduğunu anlamak için biraz durmak gerekir. Türkiye’de kadın sporu diye bir alan yoktu. Seyirci yoktu, yayın yoktu, sponsor yoktu, salon yoktu. Bir kızın spor yapması başlı başına konuşuluyordu; onun için para harcanması kimsenin aklına gelmiyordu. Üstelik bu yalnızca burası için erken değildi; dünyanın büyük bölümünde de özel bir şirketin kadın sporuna kurumsal olarak yatırım yapması o yıllarda görülmüş şey değildi.
Eczacıbaşı takım kurmakla da yetinmedi. Türkiye’de bir özel kuruluşun yaptırdığı ilk spor tesisini yaptı.
Yani biri kalkmış, mısır tarlasının ortasına file geriyor, etrafına da tribün çakıyordu.
Ortada karşılanacak bir talep yoktu. Kimse imza toplamamış, kimse mektup yazmamıştı. Yalnızca birileri bir şey duymuştu ve duyduklarını kimseye anlatamıyordu.
Anlatılabilir olsaydı zaten herkes yapardı. Böyle işler ancak sebebi tam bilinmeden yapılır.
ÖNCE ÇOCUK GÖRÜR
Filmde saha biter ve hiçbir şey olmaz.
Bir mevsim geçer, sonra bir mevsim daha. Tarla boş durur, banka mektup yollar, para biter. Ray her akşam verandaya çıkıp bomboş bir sahaya bakar.
Sonra bir akşamüstü kızı Karin içeriden seslenir: “Baba, çimenlikte bir adam var.”
Burayı akılda tutalım, çünkü birazdan lazım olacak: o adamı ilk gören çocuktur.
Mısır tarlasından çıkan adam Shoeless Joe Jackson’dır. Ligden atılmış, adı lekelenmiş, çoktan ölmüş bir oyuncu. Çimene basar, ayağının altındaki toprağı yoklar, etrafına bakınır ve sorar: burası cennet mi? Ray cevap verir: hayır, Iowa.
Türkiye’nin tarlası da uzun süre boş durdu. Öncü vardı ama sistem yoktu; tek bir kulübün iyi niyeti bir ülkeyi voleybol ülkesi yapmaya yetmiyordu. Saha çizilmişti, çevresinde yol yoktu.
Sonra yolu yaptılar.
Bu işin en az anlatılan, en çok işe yarayan kısmı burasıdır. Voleybol Federasyonu milli takım kurmadı; üretim hattı kurdu. 2009’da Ankara Yenimahalle’de TVF Spor Lisesi açıldı; çocuğu okulda yakalayıp voleybolcu olarak mezun eden bir okul. Kategori kategori genç milli takımlar kuruldu. Ülkenin dört bir yanına salon dikildi. Anadolu’nun herhangi bir şehrinde bir kızın topa ilk kez dokunmasıyla milli formayı giymesi arasındaki mesafe, tarif edilmiş bir yola dönüştü.
Kahramanlık hikâyesi anlatmayan türden bir emektir bu. Kupa fotoğrafı vermez, manşet olmaz, tezahürat toplamaz. Ama tarlanın toprağı odur.
2016’da federasyonun başına Mehmet Akif Üstündağ geçti ve o toprağı sürmeyi sürdürdü; üst üste üç seçim kazanacak, 2024’te FIVB Voleybol Konseyi Başkanı seçilecekti. Bu ülke bir noktadan sonra dünya voleybolunda yalnızca oynamıyor, onu yöneten masada da oturuyordu. Ama Üstündağ’ın bu masaldaki asıl yeri orası değil. Ona birazdan, tam yerinde geleceğiz.
Sonra kulüpler tarlayı devasa yaptı.
Eczacıbaşı, VakıfBank, Fenerbahçe. Bu üç isim bir ülkenin ligini dünyanın en iyi ligine çevirdi. Avrupa kupaları geldi, kulüpler dünya şampiyonlukları geldi. Ve daha önemlisi: dünyanın en iyi voleybolcuları buraya gelmeye başladı.
Filmin o sahnesi tam burada oynandı.
Joe bir gece Ray’e sorar: birkaç kişi daha getirsem olur mu? Ertesi akşam mısır tarlasından sekiz kişi birden çıkar. Sonra bir takım daha. Ray bir bakar ki televizyonda bile göremeyeceği oyuncular kendi tarlasında ısınıyor.
Türkiye’de de öyle oldu. Dünyanın en iyi smaçörleri, en iyi pasörleri, en iyi liberoları geldiler; İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de oynadılar. Ve o salonlarda, her gün onlarla aynı fileye çıkan, aynı antrenmanı yapan, aynı topa uzanan Türk kızları vardı.
Yaparsan gelirler. Geldiler. Ama masalın asıl bildiği şey şuydu: onlar gelince, buradaki çocuklar onlara bakarak büyür.
ANKARA’DA İKİ FİNAL
Ray’e gelen ses bir kez konuşup susmaz. Saha bitince yenisi gelir: acısını dindir. O da tamamlanınca bir tanesi daha: yolun sonuna kadar git.
Ses hiçbir zaman kolay olacağını söylemez. Yolun nerede bittiğini de söylemez.
28 Eylül 2003, Ankara. Türkiye ilk kez Avrupa Şampiyonası finaline çıktı ve Polonya’ya kaybetti. O turnuvada TRT spikerleri bu takıma bir isim taktı; isim tuttu, bir daha da düşmedi. Filenin Sultanları.
Yani bu takımın adı, kazandığı ilk finalde değil, kaybettiği ilk finalde doğdu.
2011’de Avrupa’dan bir bronz geldi.
8 Eylül 2019, yine Ankara. On iki bin kişi salondaydı. Final beş sete gitti. Tie-break 15-13 bitti ve Sırbistan kazandı. Kendi evinde, kendi seyircisinin önünde, iki sayı.
Tokyo’da çeyrek finalde bir maç vardı; o maçı izleyen herkes o gün nerede olduğunu hatırlıyor.
Her seferinde yaklaşıldı. Her seferinde dönüldü.
Ve bütün bu dönüşlerin içinde bir kişi hep oradaydı.
Eda Erdem milli formayı boş salonlar döneminde giymeye başladı. Tribünlerin yarısının boş olduğu, maçların yayınlanmadığı, kazanınca bile gazetede yer bulunamayan yıllarda. Sonra kaptan oldu. 2019’da Ankara’da kaybedilen finalde sahadaydı. Tokyo’da sahadaydı.
Filmde Shoeless Joe, mısır tarlasından ilk çıkan adamdır. Tarla bomboşken gelir, çimene basar, buraya inanır. Ve en sonda, herkes gidip her şey bittiğinde, hâlâ oradadır.
Bu masalda Shoeless Joe’nun adı Eda Erdem’dir.
MARK NE GÖRDÜ?
Filmin en acıtan sahnesinde para konuşulur.
Ray’in çiftliği ipotek altındadır, mahsul yoktur, banka kapıdadır. Kayınbiraderi Mark mutfak masasına bir kâğıt bırakır ve imzalamasını ister. Mark kötü adam değildir; Mark haklıdır. Rakamlar onun tarafındadır ve rakamların bir tarafı vardır.
Üstelik Mark pencereden sahaya baktığında hiçbir şey görmez. Oyuncular oradadır; koşarlar, bağırırlar, toprağı tozutur, gülerler. Mark boş bir tarla görür. Görmediği için anlamaz. Anlamadığı için “sat şunu” der.
Türkiye’de bu sahne yıllarca oynandı.
Kim izliyor bunu? Bu kadar tesise, bu kadar altyapıya, bu kadar yabancı oyuncuya harcanan paranın karşılığı ne? Salon dolsa ne olur, dolmasa ne olur?
İtirazın bu yarısı dürüsttü. Rakamlar uzun süre gerçekten karşı taraftaydı. Boş tribün gerçekten boştu ve kimse bunu inkâr edemezdi.
Ama itirazın bir de öteki yarısı vardı ve o yarısı sahayı değil, sahadakileri konuşuyordu. Ne giydiklerini, nasıl durduklarını, nasıl sevindiklerini, kim olduklarını.
Masallar bu tür konuşmaları uzun uzun anlatmaz. “Kasabada konuşanlar oldu” der, geçer. Biz de öyle yapalım; anlatmaya zaten gerek yok, herkes hatırlıyor.
FAR IŞIKLARI
Sonra Mark bir gün gördü.
Filmin sonuna doğru, hiçbir açıklama olmadan, tarladaki adamları görür. Elindeki kâğıt anlamsızlaşır. Ray’e döner ve tam tersini söyler: sakın satma.
Türkiye 2023’te gördü.
Giovanni Guidetti 2017’de gelip bu takımı Avrupa’nın kapısına dayamıştı; Daniele Santarelli 2022’de gelip kapıyı açtı. Temmuz 2023’te Teksas’ın Arlington kentinde, Milletler Ligi finalinde Çin 3-1 devrildi. Eylül 2023’te Avrupa Şampiyonası finalinde Sırbistan 3-2 devrildi. Bir yaz, iki kupa.
Yirmi yıldır sorulan sorunun cevabı o yaz verildi ve kimsenin bir daha aynı soruyu sorması gerekmedi.
Filmin son karesinde Ray tarlanın kenarında durur ve uzağa bakar. Ufuktan başlayıp evinin önüne kadar uzanan bir far ışığı dizisi görür; arabalar sıralanmış, hepsi aynı yöne geliyordur. Kimse çağırmamıştır, kimse ilan vermemiştir, kimse tabela dikmemiştir. Yine de gelirler. Iowa’nın ortasındaki o hiçbir yere, dünyanın her tarafından gelirler; kapıda ne kadar para istenirse düşünmeden verirler, çünkü aldıkları şeyin bilet değil, hatırlamayı bıraktıkları bir duygu olduğunu bilirler.
Türkiye’de bu ışıklar, meydanlara kurulan dev ekranların yansımasıydı. Voleybol kuralı bilmeyen insanlar set sayısını öğrendi. Hayatında salona girmemiş bir ülke, bir kadın takımının maçında hep bir ağızdan bağırdı.
Sonra Paris geldi.
Çeyrek finalde Çin devrildi. Yarı finalde İtalya’ya 3-0 kaybedildi. Bronz maçında Brezilya’ya 3-1 kaybedildi. Dördüncü olundu ve ülke o takımı madalyasız da sevdi; ki bu, kazanmaktan zordur.
Ve 6 Eylül 2026, Sinan Erdem.
Karşıda İtalya vardı. Yıllardır önüne çıkan her turnuvayı silip süpüren, Paris’te bu takımı yarı finalde 3-0 ile gönderen altın jenerasyon.
Türkiye ilk seti 25-16 kaybetti. Üçüncü seti 25-12 kaybetti; finalin bir setinde neredeyse sahada yoktu.
Sonra dördüncü seti aldı. Tie-break’i 15-12 aldı. Ve kendi salonunda, kendi seyircisinin önünde, üst üste ikinci kez Avrupa şampiyonu oldu.
Ankara’da iki kez kaybedilen o sahne, İstanbul’da kazanıldı.
Mucize bir kez olur. İki kez olan şeyin adı mucize değildir; tarladır.
Altmış yıl önce mısır tarlasının ortasına gerilen o file, artık haritada bir yerdi.
ÇİZGİYİ GEÇEN ADAM
Ray ile yol arkadaşı Fenway Park’ta oturuyorlarken skorborda bir isim düşer: Archibald “Moonlight” Graham. Yanında iki satır bilgi. Büyük liglerde tek maç. Yarım devre. Sağ tarafta durmuş, beklemiş, sıra ona gelmeden devre bitmiş. Bir kez bile sopayı eline almamış.
Sonra memleketine dönmüş, küçük bir kasabaya yerleşmiş, elli yıl orada doktorluk yapmış. Kasabanın çocuklarını o doğurtmuş, kırık kollarını o sarmış, gece yarısı kapıları o çalmış. Yeşil şapkasıyla dolaşırmış sokaklarda.
Ray onu bulduğunda yaşlı bir adamdır ve pişman değildir. Hayalinin yanından geçip gittiğini anlatır: kalabalıkta size çarpıp özür bile dilemeden uzaklaşan bir yabancı gibi. O an fark etmezsiniz, der. Sonra bir ömür fark edersiniz.
Yine de bırakıp gelmez. Burada bana ihtiyaç var, der.
Ama tarlada, gençliğine dönmüş haliyle, sonunda o vuruşu alır. Karşısındaki atıcı biraz önce kafasına top atmıştır. Graham topu havaya kaldırır, koşucuyu eve gönderir, sonra atıcıya döner ve göz kırpar. Elli yıl beklediği şey üç saniye sürer.
Ve tam o anda Ray’in küçük kızı tribünden düşer, boğulur.
Graham faul çizgisine yürür. Çizgiyi geçerse geri dönemeyeceğini bilir: saha orada biter, gençlik orada biter, o üç saniye orada biter. Geçer. Yürürken saçları ağarır, sırtı kamburlaşır, yeşil şapkası geri gelir, çantası geri gelir. Eğilir, çocuğu kurtarır.
Arkasından Shoeless Joe seslenir: iyiydin çaylak.
Graham şapkasını hafifçe kaldırır ve mısır tarlasının içine yürür. Başaklar arkasından kapanır.
Bu masalın Graham’ı bir nesildir.
Neslihan Demir bu ülkenin yetiştirdiği en büyük bireysel yıldızdı. 2003’te Ankara’da kaybedilen finalde sahadaydı; Avrupa’dan bir madalya alması için sekiz yıl daha beklemesi gerekti. Onun kuşağı kariyerlerini eksiksiz oynadı. Vuruşlarını aldılar, sayılarını yaptılar.
Onların yarası bir vuruşu kaçırmak değildi.
Onların yarası, oynarken kimsenin bakmıyor olmasıydı.
Hayatlarının en iyi maçlarını yarısı boş salonlarda oynadılar. Kazandıklarında gazetenin arka sayfasında bir sütun aldılar; kaybettiklerinde onu bile alamadılar. Bir insanın en iyi olduğu yılları, kimsenin izlemediği bir sahada harcaması. Masalın Graham’a yaptığı şey buydu. Sahneyi verdi, seyirciyi vermedi.
Onlar çizgiyi geçtiler. Ve şunu bilerek geçtiler: kendilerinden sonra gelen kızlar, onların oynadığı boş salonlar sayesinde dolu salonlarda oynayacaktı.
Şimdi asıl mesele.
Bu tarla kupa kazanılsın diye kuruldu. Eczacıbaşı 1966’da şampiyonluk düşünüyordu, toplumsal dönüşüm değil. Federasyon tesis yaparken oyuncu yetiştirmeyi hedefliyordu. Kulüpler yıldız transfer ederken lig kalitesini konuşuyordu.
Ama tarlanın yaptığı iş bambaşkaydı.
Bu ülkede bir kız çocuğunun önüne konan resim yıllarca dardı. “Ne olabilirsin” sorusunun cevapları sayılıydı. Sesini yükseltmek, terlemek, bağırmak, kaybedince yerde kalmak, kazanınca çılgına dönmek; bunlar o resmin içinde yoktu.
Ama bu resim bir kez, bilerek genişletilmişti.
Cumhuriyet kurulurken kadınlara medeni kanunla mirasta ve boşanmada eşitlik verildi. 5 Aralık 1934’te seçme ve seçilme hakkı tanındı; Fransa’dan on yıl, İtalya’dan on bir yıl, İsviçre’den otuz yedi yıl önce. Ertesi yılın şubatında Meclis’e on yedi kadın milletvekili girdi.
Ve o yılların içinde bir kız var ki bu masal ona ait.
Sabiha Rıfat 1910’da Manastır’da doğdu. Okul takımında voleybola başladı, sonra Fenerbahçe’ye geçti. Ama Türkiye’de kadın voleybol takımı yoktu. O da erkek takımında oynadı; resmî maçlara çıktı ve bu ülkede bir erkek takımında oynayan ilk kadın sporcu oldu. Tribün ona bir ad taktı: Uçan Parmaklar.
Yani tarla yokken oynadı. File gerilmemişti, saha çizilmemişti, karşısında kendisi gibi biri yoktu. Yine de çıktı.
Sonra topu bıraktı ve inşa etmeye başladı. 1933’te Yüksek Mühendis Mektebi’nden mezun oldu; Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisiydi. Ankara’nın kırsalında bir köprü yaptı ve köylüler o köprüye onun hatırına Kız Köprüsü dedi; köprü bugün hâlâ ayakta ve tescilli. 1945’te Anıtkabir şantiyesinin başına geçti.
Bir kız çocuğuna gösterilen resmin içine sınıf girdi, kürsü girdi, şantiye girdi. Ve o resmi genişleten kadınlardan biri, işe bir voleybol sahasında başlamıştı.
Sabiha Rıfat Gürayman 2003’te öldü. Filenin Sultanları adını aldığı yıl.
Sonra o resim, yıllar içinde yeniden daraldı. Genişletmek bir kanun maddesiyle olur; geniş tutmak olmaz. Bunun için her kuşakta birinin yeniden çıkıp resmi göstermesi gerekir.
Ve bir yaz, ülkenin bütün ekranlarında, on iki kadın bunların hepsini yaptı. Ve bütün ülke onları alkışladı.
Adlarını 2003’te bir spiker koydu. Ama soyadlarını doksan yıl önce başkası koymuştu.
Onlara Atatürk’ün kızları demek bir süsleme değil, bir soyağacıdır.
Hiçbir federasyon toplantısında “kız çocuklarının kendilerine bakışını değiştirelim” diye gündem maddesi açılmamıştı. Hiçbir bütçede o satır yoktu. Graham da doktorluğu o kızı kurtarmak için seçmemişti; yıllar önce, bambaşka bir sebeple, geri dönüşü olmayan tarafa geçmişti.
Ama bu masalın en güzel yeri şurası: bir noktadan sonra o kaza, tarif edilmiş bir işe dönüştü.
Mehmet Akif Üstündağ’ın “Fabrika Voleybol” projesi Şırnak’ta otuz öğrenciyle başladı. Bugün altı yüz elliyi aşkın aktif öğrencisi, bin iki yüzü aşkın mezunu var. Öğrencilerin yüzde seksen beşi ile doksanı kız çocuğu.
Bu, bir federasyon başkanının kupa için yaptığı iş değildir. Bu, birinin tarlanın ne yaptığını fark edip aynısından bir tane daha yapmaya karar vermesidir.
Ray o kızı şansa kurtardı. Üstündağ o kurtarmayı yönteme çevirdi.
Ve Karin’i hatırlayalım: mısır tarlasından çıkan adamı ilk gören oydu. Büyükler tartışırken, satılsın mı satılmasın mı derken, sahada kimlerin koştuğunu ilk gören çocuktu.
Bu ülkede de öyle oldu. Ekranda o kadınları ilk gören, ne anlama geldiğini ilk anlayan, salona ilk koşan çocuklardı.
BİR PAS ATIŞALIM MI?
Filmin sonunda hayaletler mısır tarlasına doğru çekilmeye başlar. Ray içerler; ben yaptım bu tarlayı, ben ödedim bedelini der. Joe ona döner ve tek cümleyle cevap verir: ama sen davet edilmedin.
Sonra Joe başını çevirip sahada kalan tek kişiye, yakalayıcıya bakar. Adam maskesini çıkarır.
Ray’in babasıdır. Genç haliyle, ölmeden çok önceki haliyle.
Ray bütün bunları hayaletler oynasın diye yaptığını sanıyordu. Ortada kupa yoktu, kalabalık yoktu; bir tarla vardı ve bir soru vardı. Babasının yanına gider ve sorar: bir top atışalım mı?
Bu masalın son sahnesi bir okul salonunda geçiyor.
Türkiye’nin herhangi bir şehrinde, kışın, ısınmayan bir spor salonunda, on iki yaşında bir kız topa uzanıyor. Onu oraya kimse zorla getirmedi. Bir eylül günü ekranda bir şey gördü ve “ben de” dedi. Bu cümleyi kurabilmesi için altmış yıl geçmesi gerekti; bunu bilmiyor, bilmesine de gerek yok.
Eda Erdem de bir zamanlar o kızdı. Ama o, kendisine bakacak kimsenin olmadığı bir salonda başladı. Yirmi yıl sonra, kupanın kaldırıldığı akşam, aslında iki tarlayı birden görüyordu: boş olanı ve dolu olanı. İkisinde de o vardı.
Tarla artık onu kuranların değil. Zaten hiçbir zaman onların olmadı. Masalın anlattığı şey bu: birileri kimsenin anlamadığı bir işe girişir, kimseye açıklayamaz, bedelini öder ve yıllar sonra hiç tanımadığı çocuklar onların tarlasında topa uzanır.
Ve ses hâlâ konuşuyor.
Ray’e verilen iş hiçbir zaman bitmez. Sahayı yapar, ses yeniden konuşur. Yola çıkar, ses yeniden konuşur. Masalın kuralı budur: “tamamlandı” diyen bir cümle yoktur, yalnızca bir sonraki mesafe vardır.
Bu tarlanın da alınmamış bir maçı var. Kupanın kaldırıldığı akşam Üstündağ o maçın adını koydu: “Türk milletine yaşatmadığımız Olimpiyat madalyası kaldı, inşallah onu da yaşayacağız.”
Moonlight Graham elli yıl tek bir şey için bekledi: bir kez atıcının gözünün içine bakmak. Bu ülkenin voleybolu da tek bir şey için bekliyor. Bir sonraki mesafenin adı belli: Los Angeles, 2028.
Masal orada da bitmeyecek. Çünkü ısınmayan o okul salonunda topa uzanan kız, 2028’i ekrandan izleyecek ve ondan sonrasını kendi oynayacak. Kendisinden önce kimlerin oynadığını bilmiyor. Bilmesine de gerek yok; tarla zaten orada.
Yaparsan gelirler; ama gelenleri görmek için orada olmayabilirsin. Yine de yaparsın.
Çünkü ses sana hitap etti ama senin için etmedi.



