Avustralya karşısında 77-69’luk yenilgi, yıldız ürettiğimiz ama Takım Aklı’nı tam kuramadığımız bir turnuvanın son dersini verdi
Bazı maçlar madalya için oynanır, bazıları insanın içinde kalan “keşke” ile.
Türkiye U17 Milli Takımı, üçüncülük maçında Avustralya’ya 77-69 kaybetti ve FIBA U17 Basketbol Dünya Kupası’nı 4. sırada tamamladı. Bir taraf için bronz madalya, diğer taraf için kürsünün kenarında kalmış bir adım. Kağıt üzerinde 8 sayı. İçeride daha fazlası.
Bizim açımızdan hikaye derin: Türkiye, bu turnuvada yıldız çıkardı, karakter gösterdi, çok iyi maçlar oynadı; ama madalya çizgisine gelince takım aklının bazı parçaları tam yerine oturmadı.
Avustralya maçı da bunu anlattı.
Avustralya, ikinci çeyrekte farkı 22 sayıya kadar çıkardı. Biz pes etmedik. Dördüncü çeyrekte farkı 6 sayıya kadar indirdik. Salon yine umutlandı. Top yine biraz hafifledi. Ama bu kez Fransa maçındaki son 2 dakika mucizesi gelmedi.
Bir geri dönüşün kokusu vardı, tadı yoktu.
Bu acı bir şey. Ama bu yaş grubunda bazen acı, en iyi antrenör oluyor.
Maçın Ana Hikayesi: Daralan Pota
Bu maçın ana görüntüsü bence şuydu: Avustralya pota çevresini bizim için daralttı.
13 blok, tek başına maçın yönünü anlatmaya yetiyor. U17 Dünya Kupası tarihinde tek maçta en yüksek ikinci blok sayısına ortak olan bir Avustralya savunmasından söz ediyoruz. Bu rakam atletizm kadar zamanlama, yardım savunması ve bizim potaya giderken yaşadığımız karar bulanıklığını da gösteriyor.
Bazı pozisyonlarda potaya kararlı gittik. Ama bazı pozisyonlarda Yahya Basaran, Riak Akhuar, Alex Mabbott ve diğer uzunların tehdidine karşı topu biraz geç çıkardık, ekstra pası biraz geç düşündük, floater ile pas arasındaki kararı yarım saniye geç verdik.
Yarım saniye genç basketbolda kısa görünebilir. Madalya maçında uzun bir zamandır.
Box-score Ne Söylüyor?
Skor:
Avustralya – Türkiye: 77-69
Bu maçta Avustralya tarafında Luke Paul büyük oynadı: 19 sayı, 10 ribaund, 7 asist. Üçlü çiftin (triple-double) kapısına kadar geldi. Oyunun görünmeyen küçük ayarlarını yaptı; tempo, pas, ribaund, doğru karar.
William Hamilton 16 sayı ekledi. Yahya Basaran 14 sayı, 10 ribaund ile pota çevresindeki etkiyi skora da taşıdı. Avustralya’nın 13 blokluk savunma imzası ise maçın en belirleyici sertliğiydi.
Bizde Ömer Kutluay 32 sayı attı. Bu artık şaşırtmıyor, ama normalleştirmek de haksızlık olur. 17 yaşında, turnuvanın en büyük sahnelerinde sürekli bu kadar yük taşımak kolay değil.
Darius Karutasu 17 sayı ile ikinci ana üretici oldu. Onun fiziksel teması, potaya gidişi ve modern forvet profili yine değerliydi. Fakat bu maçta soru şuydu: Ömer ve Darius dışında hücumun üçüncü, dördüncü, beşinci nefesi yeterince geldi mi?
Cevap çok parlak değil.
İşte dünya 4.’lüğü biraz burada yazıldı.
Önceki Not Defterini Açalım: Dikkat Ettik mi?
Sırbistan maçından sonra Avustralya için birkaç net başlık yazmıştık. Şimdi aynı defteri yeniden açalım. Çünkü köşe yazısı bazen maçtan sonra haklı çıkma yeri değildir; nerede yanıldığını, nerede eksik kaldığını da dürüstçe görme yeridir.
Duygusal toparlanma demiştik. Burada hakkını verelim; takım ilk büyük darbede tamamen dağılmadı. 22 sayı geriye düşüp maça yeniden ortak olma çabası küçümsenmez. Finali kaçırmış genç adamların ertesi gün bronz maçına çıkması kolay iş değil. Sabah kahvaltısında bile “dün final elimizden gitti” duygusu masaya oturur. Buna rağmen geri geldik.
Luke Paul’ü rahat oynatmayalım demiştik. Başaramadık. 19-10-7 çizgisi, bir oyun kurucunun maçı skorla beraber ritimle de tuttuğunu gösteriyor. Luke Paul, topu doğru yere taşıdı, ribaunda girdi, pası buldu. Onu tamamen durdurmak belki gerçekçi değildi; ama karar süresini daha fazla kısaltabilirdik.
Yahya Basaran’ı potadan uzak karar vermeye zorlayalım demiştik. Kısmen yaptık, fakat yetmedi. 14 sayı, 10 ribaund ve Avustralya’nın pota çevresindeki üstünlüğü, onların istediği resmi çizdiğini söylüyor. Biz bazı hücumlarda potaya gitmeden önce savunmayı yeterince hareket ettiremedik.
Ribaund ve ikinci şanslar yine gündemdeydi. Bu kez yazının her yerine dağıtmadan net söyleyelim: Türkiye, madalya maçında top havaya çıktığı anda beş kişinin aynı anda düşünmesi gereken o ortak refleksi yeterince sürekli kuramadı. Bu, turnuvanın genel derslerinden biri olarak kalacak.
Takım Aklı meselesi de burada düğümleniyor. Bir yıldızın büyük maçı, bir forvetin güçlü gecesi, bir kısa oyuncunun enerjisi… Hepsi değerli. Ama madalya, çoğu zaman beş oyuncunun aynı anda aynı küçük doğruyu yapmasına gidiyor.
Biz o küçük doğruları parça parça yaptık. Avustralya daha düzenli yaptı.
Çağdaş İstatistik Gözlüğü: Maçı Kaybettiren Beş Küçük Büyük Şey
Bu maçı “şutlar girmedi” diye geçersek kendimizi kandırırız. Avustralya’nın savunması ve bizim karar kalitemiz maçı birlikte şekillendirdi.
1. Pota Çevresi Caydırıcılığı (Rim Deterrence)
Avustralya’nın pota çevresi caydırıcılığı (rim deterrence) bizim şut seçkimizi değiştirdi. Blok tehdidi ilk pozisyonda topu durduruyor, sonra oyuncunun karar süresine sızıyor. Guard içeri girerken pası bir salise geç veriyor. Forvet turnikeyi daha geriden bırakıyor. Uzun oyuncu teması beklerken dengesini kaybediyor.
Bizim buna cevabımız daha fazla pas açısı üretmek olmalıydı. Kısa devrilme (short roll) sonrası çabuk pas, zayıf tarafa ekstra pas, köşe boşalması, pota altı kısa köşe hareketi (dunker spot action)… Bunlar pota koruyucuya karar verdiren şeyler. Biz bazı pozisyonlarda pota koruyucunun beklediği yere gittik.
Bir uzun seni bekliyorsa, bazen en iyi hücum onun beklediği yere değil, onun bakmak zorunda kaldığı yere oynamaktır.
2. Yardım Savunmasını Döndürme Eksikliği
Avustralya yardım savunmasında doğru zamanda geldi. Bu durumda hücumun görevi ilk yardımı cezalandırmak değil, ikinci yardımın gecikmesini yakalamaktır.
Biz bazen ilk yardımı gördük ama ikinci pası geç düşündük. Bazı hücumlar potaya doğru iyi başladı, sonra savunmanın ortasında sıkıştı. Oysa modern hücumda drive, bitiriş kadar pası da doğurmalı. Drive potaya gitmek kadar, savunmayı ikiye bölüp takım arkadaşına daha iyi şut vermektir.
Ömer bunu birçok kez yapabilen bir oyuncu. Darius da doğru alanda topu aldığında savunmayı bükebiliyor. Ama bu maçta bağlantıların tamamı aynı kalitede çalışmadı.
3. İkinci Karar Verici Meselesi
Bu turnuvanın ana başlıklarından biri burada.
Ömer Kutluay büyük oynadı. 32 sayı, bronz maçında ağır bir yük. Ancak bu kadar yük tek elde kalınca savunma hesap yapıyor. Perde üstü baskı (blitz), yönlendirme, ikinci yardım, pota altında blok tehdidi… Hepsi Ömer’in karar alanını daraltıyor.
Darius Karutasu ikinci ana üretici oldu. Fakat madalya maçında üçüncü karar vericiye de ihtiyaç var. Destekleyici top getiricilerin (secondary ball handler) değeri bu yüzden büyük. Ömer Yusuf Şık, Noyan Tolan, Demir Öztürk, Sarp Kaya Arda gibi oyuncular topu aldığında oyunun durmaması gerekiyor.
Takım Aklı biraz da budur: top yıldızın elinden çıktığında hücumun nefessiz kalmaması.
4. Tempo: Hız ile Telaş Arasındaki Çizgi
Türkiye açık sahada etkili olabilecek oyunculara sahip. Sarp Kaya tempoyu yükseltebiliyor. Darius açık sahada güçlü. Ömer dengesiz savunmaya karşı doğru karar verebiliyor.
Ama Avustralya’nın blok tehdidi ve geri koşu disiplini, bizim geçiş hücumlarımızda (transition offense) bazı kararları zorlaştırdı. Hızlı gitmek başka, acele etmek başka. Bu ikisi aynı ayakkabıyı giyiyor ama aynı yere yürümüyor.
Bazı pozisyonlarda erken şut, Avustralya’ya savunma ribaundu ve koşu imkanı verdi. Bazı pozisyonlarda ise hızlı hücum yerine yarı saha düzenine dönmek daha doğru olabilirdi.
5. Duygusal Enerji Yönetimi
Bu madde box-score’da yok.
Yarı finali kaybedip ertesi gün bronz maçına çıkmak, genç takım için zor bir sınav. Avustralya da ağır bir ABD yenilgisinden geliyordu ama onların maç sonu açıklamalarında süreç, hedef ve program kültürü vurgusu vardı. Greg Vanderjagt’ın tonu da bunu anlatıyor: sonucu, yolculuğun ve ortamın ürünü olarak görüyorlar.
Bizim tarafta duygu daha dalgalıydı.
Ev sahibi olmak büyük enerji veriyor. 7.192 seyirci önünde oynamak genç oyuncu için büyük şans. Ama aynı zamanda ağır bir gömlek. Her hücumda tribünün nefesi omzuna değiyor. Bu nefesi iyi kullanmak başka, altında kalmadan karar vermek başka.
Bu yaşta ikisi de öğreniliyor.
Hasan Özmeriç Nerede Doğru Yaptı, Nerede Geç Kaldı?
Önce hakkını verelim.
Hasan Özmeriç ve ekibi bu takımı yarı finale, sonra da bronz maçına taşıdı. Bu turnuvada Türkiye zaman zaman çok iyi basketbol oynadı. Yeni Zelanda karşısındaki iki uzatmalı açılış, Fransa karşısındaki 13-0’lık clutch yürüyüş, Venezuela maçındaki sert eleme testi… Bunların hepsinde koç dokunuşu var.
Avustralya maçında da takım 22 sayı geriye düştükten sonra geri geldi. Bu, kenarın tamamen kaybolmadığını gösteriyor. Oyuncular maçtan kopmadı.
Eleştiri tarafı ise şu:
Pota çevresindeki blok tehdidine karşı hücum planı daha erken değişmeliydi. Avustralya uzunları içeride beklerken, onları daha fazla dışarı çekmek, karar vermeye zorlamak, kısa devrilme paslarını ve ters taraf aksiyonlarını daha sık kullanmak gerekirdi. Aynı duvara birkaç kez çarptıktan sonra kapıyı değil, pencereyi aramak lazım.
İkinci konu, hücum yükünün paylaşımı. Ömer Kutluay büyük oyuncu adayı; ama her büyük adaya biraz gölge, biraz su, biraz da nefes gerekir. Onu her hücumda topu taşıyan, perdeyi okuyan, skoru arayan ve faul alan oyuncu haline getirdiğinde, maçın sonuna doğru savunmanın işi kolaylaşıyor. Ömer Yusuf Şık veya başka bir destekleyici top getiriciyle bu yük daha erken paylaşılabilirdi.
Burada daha hassas ama önemli bir parantez açmak gerekiyor. Bu turnuvada Türkiye bir yıldız kazandı, doğru. Fakat genç bir yıldızın önündeki en kritik kavşak şudur: takımın yıldızı olmak mı, bireysel yıldız gibi görünmek mi?
Her topu almak, her topu kullanmaya çalışmak, her zor pozisyonda çözümü kendi elinde aramak bazen iyi niyetten doğar. Oyuncu kazanmak ister, sorumluluk almak ister. Ama dışarıdan bakıldığında bu durum “kendi istatistiğine oynuyor” algısını da doğurabilir. Daha önemlisi, takım arkadaşlarının oyunun içine girme cesaretini azaltabilir.
Bu yalnız Ömer’in meselesi değil. Koçun, takımın, tribünün ve bizim izleyici algımızın da meselesi.
Tarihte büyük yıldızların çoğu bu kavşaktan geçti. Michael Jordan, Kobe Bryant, Drazen Petrovic gibi isimlerin kariyerlerinde bile bireysel parıltı ile takımın ortak aklı arasında sancılı dönemler oldu. Büyük yıldızların en kalıcı hali, topu daha çok kullandıkları anlarda değil, takımı büyüttükleri dönemlerde ortaya çıktı.
Ömer’in önümüzdeki yıllarda edineceği asıl beceri seti (skillset) bence yalnız şut, pas veya fizik değil; ne zaman kendi oynayacağını, ne zaman arkadaşını büyüteceğini, ne zaman topu elinden çıkarıp oyunun geri dönmesini bekleyeceğini öğrenmek olacak.
Bu yol doğru kurulursa Ömer çok daha büyük oyuncu olur. Diğer yol ise parlak görünür, ama çıkmaz sokak olabilir.
Üçüncü konu, uzun rotasyonun karar kalitesi. Beşir Briant ve Rüzgar Öpçün gibi oyuncular gelişim açısından çok değerli. Ama madalya maçında gelişim ile sonuç arasındaki çizgi inceliyor. Hangi uzun ne zaman sahada kalacak, hangi eşleşmede blok tehdidine karşı perde açısı değişecek, hangi oyuncu savunmada kalıp hücumda risk olacak? Bunlar daha keskin yönetilmeliydi.
Kolay mı? Değil.
Ama madalya maçı zaten kolay yer değil.
Oyuncu Oyuncu Bizim Taraf
Ömer Kutluay turnuvayı yıldız gibi oynadı. Bu maçta da 32 sayı attı. Kaybedilen maçtan sonra bile bunu açık yazmak lazım. Ömer artık yalnızca “gelecek vadeden” bir oyuncu gibi durmuyor; oyun aklıyla takımın kaderine temas edebilen bir guard profiline yürümeye başladı. Bu maçın ona gösterdiği şey ise net: savunma trafiği kalabalıklaştığında, büyük oyuncu bazen topu doğru yere bırakarak da büyür.
Darius Karutasu 17 sayıyla yine önemliydi. Onun fizik ve çok yönlülük karışımı bu takımın en değerli dosyalarından biri. Modern forvet dediğin artık ribaund alacak, topu yere vuracak, pası görecek, savunmada eşleşme değiştirecek. Darius bu profile doğru gidiyor. Ama bronz maçta onun da daha fazla ikinci karar merkezi olmasına ihtiyaç vardı.
Ömer Yusuf Şık için bu turnuvanın notu ayrı. Skorla ölçülmeyen bir rolü var. Topu güvenli taşımak, baskıyı paylaşmak, Ömer Kutluay’ı bazı hücumlarda topsuz başlatmak… Bunlar genç takım basketbolunda küçük görünür ama maçın omurgasını rahatlatır.
Sarp Kaya Arda, topa baskı ve tempo tarafında enerji veriyor. Onun kontrollü agresifliği (controlled aggression) bu takım için değerli. Ancak baskının kumara dönüşmemesi gerekiyor. Doğru baskı rakibin yönünü bozar; yanlış baskı savunmanın arka kapısını açık bırakır.
Noyan Tolan ve Demir Öztürk gibi oyuncular için turnuvanın en önemli kelimesi “bağlantı”. Köşede doğru yerde durmak, kapanış savunmasını (close-out) zamanında yapmak, ekstra pası geciktirmemek, ribaunda içeriden destek vermek… Bunlar alkışı az, değeri yüksek işler.
Atahan Ağaçdelen, Beşir Briant ve Rüzgar Öpçün ise uzun rotasyonun gelecek notları. Beşir çok önemli bir oyuncu olacak. Ama bu seviyede karar verme, perde açısı, kısa devrilme pası, faul disiplini ve ribaund teması hala olgunlaşıyor. Rüzgar için de sabır gerekiyor. Uzun oyuncu yetiştirmek bazen boyu görmekle başlıyor, ayakları ve kararları beklemekle devam ediyor.
Avustralya Ne Yaptı?
Avustralya bu maçı program kültürüyle kazandı.
Greg Vanderjagt maç sonrasında sonucu “süreç” ve “kim oldukları” üzerinden anlattı. Bu önemli. Genç takımlarda böyle açıklamalar boş motivasyon değildir. Oyuncuya şunu söyler: bugün kazandığın madalya, dün yaptığın tekrarın ürünüdür.
Luke Paul sahada bu kültürün oyun kurucu haliydi. 19 sayı, 10 ribaund, 7 asist. Skor buldu, oyunu kurdu, ribaunda girdi. Bir guard’ın ribaunda bu kadar temas etmesi, takımın fiziksel niyetini gösteriyor.
Yahya Basaran pota çevresinde büyük iş yaptı. 14 sayı, 10 ribaund ve blok tehdidinin içinde yer alan bir uzun etkisi. William Hamilton 16 sayıyla skor yükünü paylaştı. Antonio Browne, John Aryang, Riak Akhuar, Alex Mabbott, Andrew Watene gibi parçalar da rotasyonun sertliğini ve bağlantısını tuttu.
Avustralya’nın bize bıraktığı ana ders açık: potaya gitmek yetmiyor, potaya nasıl gittiğin önemli. Savunmayı hareket ettirmeden, pas açısını hazırlamadan, uzunları karar vermeye zorlamadan içeri girersen, madalya maçında top yukarıda karşılanıyor.
ABD – Sırbistan Finali: Seviye Farkının Anatomisi
Finalde ABD, Sırbistan’ı 107-81 yenerek 8. üst üste U17 Dünya Kupası şampiyonluğunu aldı. Bu sonuç şaşırtıcı değil, ama öğretici.
Sırbistan bizi akılla, sabırla, pasla, küçük kararların toplamıyla geçti. Finalde ise ABD, aynı Sırbistan’a fizik, tempo, derinlik ve bireysel kaliteyle büyük fark koydu. Demek ki bu seviyede akıllı olmak yetmiyor. Akıl, atletizmle ve derin rotasyonla birleştiğinde başka bir tavan açılıyor.
ABD genç takımlarında fark çoğu zaman tek oyuncudan gelmiyor. Baskı dalga dalga geliyor. İlk beş yoruyor, ikinci beş tempoyu düşürmüyor. Uzunlar koşuyor, kısalar baskı yapıyor, kanatlar alan kapatıyor. Bir pozisyonda hata yaparsan sayı yiyorsun; iki pozisyon üst üste hata yaparsan maçın rengi değişiyor.
Sırbistan finale kadar Avrupa basketbol aklının en iyi örneklerinden biriydi. Finalde gördüğü şey ise başka bir dünya: daha hızlı kapanan mesafeler, daha sert temas, daha derin atletik havuz.
Bizim bu finalden çıkaracağımız ders şu olmalı: Yıldız yetiştirmek yetmiyor; yıldızın etrafında temas eden, düşünen, koşan ve karar veren bir takım omurgası kurmak gerekiyor.
Bu işin adı yine aynı yere geliyor: Takım Aklı.
Turnuvanın Türkiye Bilançosu: Yıldız Var, Sistem Daha Yolda
Dünya 4.’lüğü kötü sonuç değildir. Hatta birçok ülke için çok kıymetli bir başarıdır. Ama Türkiye bu turnuvada öyle bir eşik oynadı ki, 4.’lük hem gurur hem burukluk bıraktı.
Çünkü daha fazlasını hissedebildik.
Ömer Kutluay turnuvanın en parlak guardlarından biri oldu. Sayı attı, asist yaptı, clutch anlar oynadı, savunmaların ana hedefi haline geldi. Darius Karutasu modern forvet profiliyle büyük potansiyel gösterdi. Bazı rol oyuncuları doğru işaretler verdi. Tribün doldu, ilgi büyüdü, genç basketbol yeniden konuşuldu.
Bunlar değerli.
Ama tam takım aklı oluşmadı. En azından madalya çizgisinde yeten kadar oluşmadı.
Burada mesele tek bir oyuncu üzerinden okunamaz. Bu, milli takım kültürü meselesi. Biz bazen yıldız oyuncuyu takımın içinde parlayan oyuncu olarak değil, topun doğal sahibi gibi algılıyoruz. Bu algı oyuncuya da bulaşabiliyor, koça da, tribüne de.
Takım aklı; Ömer baskı yediğinde topun nereye gideceğini bilmek, Darius ikinci karar aldığında üçüncü oyuncunun doğru açıda durması, pota koruyucu beklerken kısa devrilme pasının zamanında çıkması, ribaundda guard’ın da gövde koyması, geçiş savunmasında (transition defense) kimin geri döneceğinin otomatikleşmesi demek.
Biz bu otomatikleşmeyi dönem dönem kurduk. Sürekli hale getiremedik.
Bence turnuvanın ana dersi burada.
Türkiye yıldız yetiştiriyor. Şimdi o yıldızların etrafına daha çağdaş, daha sert, daha paylaşan bir takım aklı örmek zorundayız.
Bu, kulüplerin altyapısından milli takım kampına kadar uzanan bir konu. Beceri seti (skillset) antrenörlüğü, karar verme çalışmaları, oyun içi rol eğitimleri, baskı altında pas açıları, pota çevresi karar kalitesi, ribaund alışkanlığı… Bunlar “detay” diye geçilecek işler değil. Bunlar madalya ile 4.’lük arasındaki ince çizginin ta kendisi.
Bu Takım Bize Ne Bıraktı?
Bize umut bıraktı.
Ama süslenmiş umut değil. Çalışma isteyen umut.
Bu turnuvada Türkiye’nin genç basketbolu bir vitrine çıktı. Vitrinde Ömer vardı, Darius vardı, yüksek potansiyelli uzunlar vardı, enerjik kısalar vardı. Seyirci vardı. İstanbul vardı. Bazen biraz fazla heyecan, bazen biraz fazla bireysel yük, bazen eksik kalan ribaund teması da vardı.
Bunların hepsi aynı resmin içinde duruyor.
Ben bu resmi beğeniyorum. Ama çerçevesinin hala tamamlanmadığını da görüyorum.
Dünya 4.’lüğü, “olduk” demek için yeterli değil. “Olabiliriz” demek için güçlü bir gerekçe.
Aradaki fark önemli.
Bir de şunu unutmayalım: Bu jenerasyon, A Milli Takım için bünyesinde ciddi adaylar barındırıyor. Belki hepsi o seviyeye çıkamayacak. Zaten basketbolun doğası böyle. Ama bu takımın içinden birkaç oyuncunun ileride A Milli Takım formasına uzanabilecek potansiyele sahip olması, Türk basketbolunun geleceği adına çok değerli bir gösterge.
Bence bu turnuvanın en kıymetli miraslarından biri de bu.
Kapanış: Madalyasız Bir Dersin Ağırlığı
Avustralya bronzu aldı. ABD altını aldı. Sırbistan gümüşle ayrıldı. Türkiye ise turnuvayı 4. sırada bitirdi.
Bunu yazarken içim biraz sıkılıyor. Çünkü bu genç adamların boynunda bir madalya görmeyi çok isterdim. O kürsü fotoğrafı güzel olurdu.
Olmadı.
Ama bazen genç oyuncunun boynuna madalya değil, aklının içine küçük bir pusula asılır. O pusula hemen parlamaz. Fotoğrafta görünmez. Sosyal medyada paylaşılmaz. Fakat yıllar sonra bir oyuncu perdeyi yarım adım daha doğru kullanınca, ribaundda önce adamını bulunca, baskı geldiğinde topu doğru köşeye çıkarınca ortaya çıkar.
Bu turnuva bizim genç adamların boynuna madalya asmadı belki.
Ama akıllarına bir pusula bıraktı.
Üzerinde şu yazıyor:
Yetenek seni sahneye çıkarır. Takım Aklı seni orada tutar.
Eğer Türkiye bu yazıyı doğru okursa, İstanbul’daki bu 4.’lük bir son değil; gelecekteki madalyanın atölye fişi olur. Hani usta iş bitince masayı temizler, talaşı süpürür, sonra kenarda kalan küçük parçaya bakar ya… İşte bizde o küçük parça var. Atılacak çöp değil. Yarın başka bir işin en sağlam takozu olabilir.
Bu jenerasyonun cevheri var.
Şimdi mesele o cevheri daha doğru işlemek.
Bu genç adamlara, ailelerine, onları yıllarca salon kapılarında bekleyen annelere babalara, altyapı hocalarına, kulüp antrenörlerine, kondisyonerlere, fizyoterapistlere, idarecilere, malzemecilere, Hasan Özmeriç ve ekibine, başta TBF olmak üzere bu yolculuğu destekleyen bütün basketbol paydaşlarına ve salonu yalnız bırakmayan seyirciye içten bir teşekkür borcumuz var.
Çünkü bu hikaye sahadaki 5 genç adamla başladı, ama onların arkasında koca bir emek kalabalığı vardı.
Türk basketbolunun geleceğine doğru atılmış uzun bir adımdı bu. Madalyasız kaldı, evet. Ama izsiz kalmadı.
YGE
5 Temmuz 2026



